Esra’ya mektuplar (10) Bitkinim hocam, çok bitkinim

0
1267
Esra’ya mektuplar (10) Bitkinim hocam, çok bitkinim
5 (100%) 5 vote[s]

Sevgili Esra,

Son mektubun beni sarstı. Tekrar tekrar okudum. Neresinden başlasam, ne yazsam da çabalarına katkıda bulunsam dedim, kendi kendime… Yine doğaçlama yapmaya karar verdim. İnsan fıtratının bir yansıması olan islama göre haklar sıralamasında ilk önce Allah’a şirk koşmamak, inkâr yoluna sapmamak vardır.
Sıradan bir akıl bile gözlem yoluyla, kendi nefsindeki olağanüstü mükemmelliklere, dünyadaki akıllara durgunluk veren harikalara bakar, sonra gözünü semaya çevirip, güneşe, yıldızlara, aya bakar da mutlaka bir yaratan olmalı der. Sonra da O’na üstün kudretinden, ululuğundan dolayı minnet duyar, övgüler düzer. Hamd eder, verdiklerine şükürler eder… O’na dair inanç sistemlerini inceler, sorgular. Aklına en yatkın olana tabi olur, kurallarını benimser. Yaratan’ın, yaratma ve yaşatmasının hakkını tescil eder.
İnkâra yönelerek kendisine ihanet etmez. Bilir ki bu düzen cezasız ve mükâfatsız asla yönetilemez. Ateş yakar, su söndürür. Tabiat kuralları nasıl uymayanı cezalandırırsa, ilahi güç de koyduğu kuralları çiğneyenleri, kurduğu düzenin devamı için cezalandırır.
Ayrıca adalet duygumuz der ki, herkes yaptığının karşılığını görmeli… Suç cezasız, iyilik karşılıksız kalmamalı.
Allah’tan sonra üzerimizde en çok kimin hakkı var? Ona olan minnetimizi ebediyen unutmamamız gerekmez mi. O, ANNE değil mi. Hemen ardından BABA gelmez mi?
Sonra kardeşlerimiz, dedelerimiz, ninelerimiz amca, dayı, teyze hala ve diğer yakın akrabalarımız. Neredeyse ellerinde büyüdüğümüz komşularımız. Öğretmenlerimiz gelmez mi? Sen, son yazdıklarından anladığım kaderiyle, seni sen yapan herkesi ve herşeyi inkâr etmiş, isyanları oynamışsın. Tabii ki kurtlar sofrasında lime lime edilecektin… Sömürülecektin… Başka ne bekliyordun ki. Kirletmediğin kutsiyet kalmamış, şeytanın askeri olmuşsun. Acı çekmen, huzursuz olman doğal değil mi? Canına, sağlığına, okul hayatına zarar gelmeden, içinde bulunduğun çirkefin farkına varmakla, herşeye rağmen ne kadar şanslı olduğunun farkında mısın?
Bence, seni bu durumda, koruyup az zararla kurtulmanı sağlayan Anne-Baba’nın dualarından başkası değildir. Önce onların duaları devreye girmiştir, sonra kendin dua etmeye başlamışsındır… Kabul edilmiştir.
Ağla… Gerçekten ağla, ağla. Ağla ama neden ağladığının da farkında ol… Bazen geçmiş günahların için ağla, bazen daha kötü duruma düşmeden kurtulduğun için sevinçten ağla. Ve Allah’ın divanına durup huzur bulabildiğin için, mutluluktan ağla. O her yönüyle rahmete dönük gözyaşların, içindeki zahiri akıtsın, arındırsın seni, nefsini, ruhunu…
Ve hemen Anne- babanla şartsız barış, helalleş, üzmelerin için özür dile, defalarca ellerini öp, sarıl, kucakla. Arkalarını sıvazla kendini affettir. Kardeşlerin, yakın her kimin varsa. Hepsine karşı şimdiye kadar yapamadığın yakınlığı göster. Hem de arayı kapatacak kadar aşırıya giderek. Hepsinin dualarını al… Göreceksin, secdelerin daha feyizli, Rükûların daha mütevazı, tekbirlerin daha ihtişamlı olacak. Efendimize çok daha yakın zamanda vasıl olacaksın. Hak sıralamasını unutma. Allah, anne, baba, kardeşler, büyükanne-büyükbabalar, yakın akrabalar, uzak akrabalar, komşular, öğretmenler, arkadaşlar. Düşkünler, yoksullar, yolda kalmışlar. Her türlü çaresizler.
Bak sana kısaltılmış bir hikâye…
Hz Musa evinde ibadet halindedir. Kapısı çalınır, tak tak… Namazını bozmak istemez. Ama kapı yeniden, tak tak tak. O mübarek ben çıkmazsam bırakır gider diye düşünür, ibadetine devam eder. Ama kapıdakinin vazgeçeceği yoktur. Tak tak takkk takkkkkkk.
Çaresiz namazını bozar, biraz hiddetli kapıyı açar. Karşısında bir yolcu. Perişan vaziyette doksanlık bir ihtiyardır. Biraz sert bir ifadeyle ne var der, ne istiyorsun. Bir tas çorba, lütfen. Yolcuyum, açım… Ben Allah’ın resulüyüm, yeni bir dinle gönderildim. Eğer benim dinime girersen seni doyururum, der hz Musa.
İhtiyar, ters ters bakar ve yürür, gider. Giderken de; adama bak, bir tas çorbaya doksan yıllık dinimi satın almaya çalışıyor, der…
Musa, adamın arkasından bakakalır.
Tur’a çıktığında, cenabı Hakk: Ya Musa ben sana aç olarak geldim de sen beni doyurmadın, der. Ya Rabb; ben o ihtiyara senin emrinle, dinini teklif ettim. Ya Musa; ben o ihtiyara doksan yıl katlandım, doyurdum da sen bir tas çorbayı çok mu gördün.
Sevgiyle ve sevgili kal… Secde gülü, Esra kızım.
26 Kasım 2008 Çarşamba 10:30:44
hocammmmmmmmm
Tam bu saatte ben uçuyordum mutluluktan. Okula gittim erkenden ilk derse girdim, Sabırsızlandım, dersin bitmesini bekleyemedim… 10.20 de mola verdi hoca… Arkadaşıma gel kantine inelim dedim, merdivenleri koşarak iniyordum ki, durdum, arkadaşıma döndüm ve “mümin vakarlıdır” dedim, koluna girdim, sakin bir şekilde aşağı indik… Sonra iki çay aldım, bir de benim en sevdiğim ülkerin çikolatalı gofreti… Önce arkadaşımın oturmasını bekledim. Oturdu. Çayı ve çikolatayı ona uzattım. Sizin oturmanızı beklemiş ve size ikram etmiş gibi. Mutluydum, o kadar mutlu ki… Arkadaşım neden bu kadar mutlusun dedi… Sordu, ısrar etti… Söylemedim; demedim sen değilsin ki karşımdaki diye… Allah´ım dedim, Hacı Ali hoca’mın gönlüne ilham ver, onu düşündüğümü bilsin… Arkadaşıma bu anı benimle paylaştığı için çok teşekkür ettim… Sarıldım… Ama çikolatayı yemedi, okula gelmeyen arkadaşımızı yanımızdaymış gibi düşünüp, onun için kenara koydu… Sanki üçüncü bir kişi varmış gibi… Nasıl bir tevafuk diyordum kendi kendime… Nasıl bir olay bu… Gülmem, kıkırdamam… Sadece çok mutluyum diyordum, sorma diyordum… Uçuyordum… Nasıl da heyecanlıydım… Siz vardınız karşımda çünkü… Sizi hayal ediyordum… Sol tarafımda oturmuştunuz. Hatta okula giderken, şey düşünmüştüm sabah, çikolata alayım bir de hocam için, ama şekeri var mıdır, sorun olur mu onun için… Olmaz bir şey yaa, demiştim… Ama arkadaşım çikolatayı yemeyince çok tuhaf olmuştum, çünkü çikolatayı çok severdi… Ama yememişti! Sanki gerçekten sizinle idim… Ve siz şekerinize sebep yememiş başkası için ayırmıştınız… Siz de sol tarafınıza koymuştunuz çikolatayı, boş sıranın önüne, orada biri varmış gibi… O kadar huzurluydum ki… Sonra derse girdik. Tam da sizin bana mail attığınız saatte, 10.30 da, size çay ısmarladığım o ortamdan kalkmış derse gitmiştik.
Ama tam da o saatte siz, yüzüme tokatı patlatan mesajınızı atmışsınız… Ben sizinle olduğum için çok mutlu iken, siz bana neler neler yazıyormuşsunuz… Yani aynı anda birbirimizle imişiz, ama farklı duygularla…
Nereye gülüyorsun Esra, diyormuşsunuz bana aslında, ben gülümsüyorken… Bu mesajı 14.10 gibi gördüm. Hoca yine ders molası vermişti… İnternete bir gireyim dedim, mesaj attınız mı diye…
Atmışsınız mesaj, bir de yüzüme tokat…
…‘‘Sen, son yazdıklarından anladığımız kadarıyla, seni sen yapan herkesi ve herşeyi inkâr etmiş, isyanları oynamışsın. Tabii ki kurtlar sofrasında lime lime edilecektin… Sömürülecektin… Başka ne bekliyordun ki. Kirletmediğin kutsiyet kalmamış, şeytanın askeri olmuşsun. Acı çekmen, huzursuz olman doğal değil mi? Canına, sağlığına, okul hayatına zarar gelmeden içinde bulunduğun çirkefin farkına varmakla, her şeye rağmen ne kadar şanslı olduğunun farkında mısın?’’.
Ama okuldaydım, ağlayamadım… Sadece tüm vücudum titredi, dondum kaldım bilgisayar başında… Ne yapacağımı şaşırdım… Ne yapsaydım, hangi köşeye çekilseydim de sessizce ağlasaydım… Yoktu öyle bir yer, derse girmeden kaçtım, okuldan… O ana kadar, o günün mutlu geçtiğini sanan Esra´dan dan kaçtım… Hem de tüm utancımla…
Unutmuştum sizi gördüğümde yüzünüze bakamayacağımı… Sizi gördüğümde çok utanacağımı unutmuştum… Gerçekten şu sıralar gülemeyecek durumda olduğumu unutmuştum… Gafletlerim için ağlamam gerektiğini unutmuştum da nasıl da gülmüştüm… Şimdi gülüşlerimden dolayı da utanıyorum…
Gittim bir camiye, ikindiyi kıldım. Ama kalabalıktı, orada da ağlayamadım. Sıkkınlığım eve attı beni… Boğulur gibi… Kalbimin tam üstünde bir şey, ağlayamıyorum ama vücudum titriyor, takatim kesildi… Bitkinim… Çok bitkinim hocam… Çok bitkin…
Her gün, geçmişime dair yeni bir hata keşfediyorum. Her gün, geçmişimin çirkin bir yüzünü daha görüyorum… İğreniyorum… Kusmak istiyorum bu iğrenç ben´i… Ya hepsini göremeden ölürsem, Allah´ın rızasını kazanmadan ölürsem… Ben bu günahkâr halimle nasıl yalvarırım kendim için, nasıl geçerim Rabbimin huzuruna, hiçbir şey olmamış gibi… Çok dua edin hocam bana… Tertemiz olmak istiyorum artık… Geçmişimde tek zerre günah kalsın istemiyorum… Çok ağır gelse de geçmiş günahlarımı, yaptıklarımı hatırlamak… Tek tek bilmek, tek tek hesaplaşmak istiyorum… Tekrar yaşayıp düşüncemde, öldürmek istiyorum o anları… Bir daha yapmamak üzere, son kez bakmak ve kâinatın sonsuzluğunda, ebediyete uğurlamak istiyorum, geri gelmemecesine…

Lise bittiğinde başladı, ailemle çatışmam. Korktular, çok korktular. Haklıydılar, haklıymışlar… Nereye doğru gittiğimi biliyordum. Bildiğim halde kendimi kurtaramadığım için, kendimden nefret ediyordum… Ama önceden çok severdim kendimi… Şu son ayları katmıyorum… Çatışmıyorum şuan ailemle. Geçti o günler. Ben hazırlıktaydım ve üniversitenin ilk yılıydı… Ama geçmişte yolculuk yapmaya karar verdiğim, o cesaretin bana verdirildiği gün, her şeye kulak tıkayışlarımı gördüm, yaptıklarıma dışarıdan baktım da ağlayışlarım daha da şiddetlendi… Ben bu muyum, dedim… Ben bu muydum? Utandım… Çok utandım… Utanıyorum… Ama beni geçmişimle yüzleştirirken umudu da veriyorsunuz, hocam… Ne kadar tuhaf olduğumu anlatamaz kelimelerim… Yaşamayan anlayamaz beni… Anlamaz… Ama siz anlıyorsunuz, tek siz anladınız beni zaten… Tek siz… Yanınızda olsam bakamazdım yüzünüze… Bugün okuldan kaçarken, kendimden kaçarken ki utanmam olurdu, karşınızda… Yüzüm yerde… Ama bir gün yüzünüze utanmadan bakacak kadar tertemiz olmak istiyorum…
GEÇMİŞİM! Sevmiyorum seni… Çiziyorum üzerini tek, an… Bana bıraktığın sadece pişmanlıklar… Ve ardında saklı tövbe… Elhamdülillah…

CEVAP VER