HAZRET-İ İBRAHİM’İN MÎRÂSI   HAZRET-İ MÛSÂ’NIN ASÂ’SI   VE  KUNDALİNİ

0
627
HAZRET-İ İBRAHİM’İN MÎRÂSI   HAZRET-İ MÛSÂ’NIN ASÂ’SI   VE  KUNDALİNİ
4.5 (90%) 4 votes

HAZRET-İ İBRAHİM’İN

MÎRÂSI

  HAZRET-İ MÛSÂ’NIN ASÂ’SI

 VE

 KUNDALİNİ

  hakkında gerçekler üzerine farklı bir yorum..!

Copyright © “C.Hürmen S.” 29.03.2004

Yazan C. Hurman

Copyright © www.ondokuz.gen.tr

Günümüzün ezoterik anlayışına aydınlatan C. Hurman’ın bu olağanüstü yazısı daha önce sitemizde yayınladığımız Pitagoras Felsefesi ve Günümüz Yorumu yazısı da aynı zamanda Kıyametname dahil sayın M. H. Uluğ Kızılkeçili’nin kıymetli eserlerini yayınlayan Ondokuz sitesinde bulunmaktadır. 

 Giriş   

“B”

                Kadim öğretilerden gelen ezoterik (içyüz/batıni) geleneklerle, “indirilmiş Kitab”lı olarak isimlendirilen ilâhi öğretileri içyüzlerinde örtüştüren gerçeklerin günümüz insânlığına hitapları ayni sesle, farklı zamanla hâlen devam etmektedir.!

                Hazret-i Âlî, hem Kâbe’nin içinde doğan ilk ve tek insân olarak “İlim bir nokta idi, onu câhiller çoğalttı” diyerek günümüzden yaklaşık 1400 yıl önce ; insân varlığında saklanan ezelî ve ebedî ; tek soyut öze işâret etmişti.! Sonra ; o zât : “Ben, B’nin noktasıyım” deyip açık olarak kendinden konuşana dikkat çekti.! Hiçbir kimse de çıkıp, O’na ‘Sen bunu demekle ne demek istedin ?’ diye de sormadı…!

                “Nokta” simgesi, var olan yok olarak soyut gerçeğin merkezini, kâlbi, hakîkatin fışkırdığı kaynağı, özü tarif eder.! İlk Âdem denen bu soyut gerçek, kendinde değişikliğe uğramadan hâlen ayni kozmik kâlpde oturarak “ilk” ve “son” gerçekliğini gerçek âlemde sürdürmektedir.! Şu hâlde fizik plândaki insânlar ayni gerçeği farklı idrâk, zaman, isim, dil, din ve simgelerle mi tekrârlamaktadırlar.? Kadim zamandan bugüne kadar gelen tüm bilgiler incelenirse böyle olduğunu göreceğiz.!

*

               Ezelî ve ebedî  ilâhi “Asâ !”

               Günümüzden yaklaşık 3.300 yıl önce eski kadim Mısır’ın mabedlerinden dünyâ çölüne insânların da görebilecekleri bir ışık yayıldı.! Bu ışık Hazret-i Mûsâ ve “Asâ”sından başka birşey değildi.!  Hazret-i Mûsâ’nın Asâ’sı (Sopa) hakkında ezoterik (içyüz), egzoterik (dışyüz) ve okült (gizli bilim) olarak binlerce yıldır, binlerce kitapta açık veya kapalı çok şey yazıldı ve söylendi.! Farklı zamanlarda farklı kişilerin doktrinlerinde anlatılan “Asâ”nın sırrı gerçekten bir mucize miydi ? yoksa normal işlevinde bulunan ilâhin gücün yaptıklarının insân idrâkınca mucize olarak algılanıp tanımlanması mıydı? Bu sebeple konuya başka bir pencereden bakarak farklı bir yorum getirmek istiyorum.!

               “Dünyâ çölünde yılan simgesiyle ayağa kalkan” ilâhi ezelî ve ebedî  “Asâ”, Hazret-i Mûsâ’dan önce de ilâhi kozmik işlevini sürdürüyordu.! Mûsâ a.s.’dan binlerce yıl önce de dünyânın bir başka yerinde, Doğu ekôllerinde : “Kundalini” ismi ile gizli öğreti terminolojisindeki yerini ; “ağzından ateş çıkan ejder” veya “ateş yılan” simgesi ile doldurmuştu.! Ezoterik ekôllerce bilinen “Asâ” denen gizli öğreti, Mûsâ a.s.’dan on binlerce yıl öncesine kadar gidiyordu.! Ezoterik ekôl geleneklerinde bunun ‘Atlantis’ ve ‘Mu’ medeniyetlerine kadar uzandığı, detaylarıyla bilinemeyen o kadim zamanlardan geldiği kabul edilmektedir.! Nasıl kabûl edilmesin ki ? İlâhi mesajlarla verilen Tanrısal öğretinin temeli, insânlığın en eski bilinmeyen kadim zamanlarına dayanmıyor mu.? Bu kadim zaman dilimleri artık günümüzde flû, mitlerin miti olarak yerini almıştır.! Zamanımızda, eldeki mevcût, kadim denen antik evveli devrilere âit bazı yazılı metin ve bilgilerde saklı simgelenmiş gerçekleri, miras aldıkları ezoterik gelenekle yorumlayıp sanki bire bir yaşanmış veya bilinen gerçeklermiş gibi sunduklarını görmekteyiz.! Tanrı, ezelî ve ebedî değişmez yasasına göre o kadim zamanlarda ; doğan, yaşayan ve ölen insânları neye göre, nasıl yargılamıştı.? Onları hangi “Kitab”la uyarmış ve nelere uymalarını istemişti ? Onların uyarıcı ve yol gösterici, Resûl veya Nebi’leri, “Kitab”ları kimlerdi, nelerdi ? Su ile helâk olan Nûh ırkı onlar mıydı ?

            Batı dünyâsının düşünür ve araştırmacıları onlara sağlanan imkânlarla bu çalışmalarda oldukça çok mesafe aldılar.! Her türlü araştırmayı hür fikir ve yorumlarıyla ortaya koydular, dünyâ insânlığına açtılar. Orta Doğu İslâm dünyâsı ise kısır çekişmelerle vakit kaybetti, daha gerçekçi olursak ilâhi mesajı kavrayamayıp elindeki değerin kıymetini bilemedi, içindeki rûhunu görmeden kendini şekilciliğe hapsetti.! *

                “Asâ”-“Sopa”-“Yılan”-“Kundalini”-“Yasa”

                “Ses”-“OL” – “Yaratım”-“Sûr’a üfleme”..!

             ‘Sûr’, ‘yılan’, ‘sopa’, ‘Kozmik ejder’ simgelerinin ardındaki asli olan ilâhi güç, fizik küreler oluşmadan önce de vardı ve hâlen sonsuz uzay denilen alanda ve onun tüm iç boyutlarında farklı isim ve suretlerde “O” hüküm sürmektedir.! ‘Görülebilen ve görünebilen’ Tanrı denen “yaratıcıdır” “O !” ALLAH denen görünemez mutlak soyut varlığın temsilcisidir, halifesidir.! “O” kişinin içinde saklı özü olan terbiyeci çift kutb’lu “Errahmânirrahîm” olan RABB’idir.! “Andolsun insânı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz.Ve biz ona şah damarından daha yakınız” (Kaf-50/16.) diyen kolektif özdür “O !” Sonsuz uzayın her boyutunda hüküm süren “O”, bu dünyâda hüküm sürmez mi ? Dünyâ uzayın dışında mı ? diye sorduğumuzda, irdelenmesi gereken çok şeyin önümüzde zirvesini göremediğimiz, erişemediğimiz bir dağ gibi durduğunu fark edebiliriz.!

İlâhi ezelî ve ebedî “Yasa”lar der ki :

“Biz bir şeyi dilediğimiz zaman, ona sözümüz sadece “OL” dememizdir. O da hemen oluverir.!”(Nahl-16/40.).

“Biz : “Ey ateş ! İbrahim’e karşı serin ve zararsız ol” dedik.!” (Enbiya-21/69.).

“Tanrı, “Işık olsun” diye buyurdu ve ışık oldu.!” (Tevrat-1/3.)

“Biz de Musa’ya “Sen de asânı bırakıver” diye vahdettik.

 Birdenbire asâ, onların bütün uydurduklarını yakalayıp yutuverdi.!”(Araf -7/117)

“O kâfir olanlar, görmediler mi ki, göklerle yer bitişik bir halde iken biz onları ayırdık.!

 Hayatı olan her şeyi sudan yarattık. Hâlâ inanmıyorlar mı?”(Enbiya-21/30.)

“Nitekim onlardan her birini günahları sebebiyle suç üstü yakaladık :

 Kiminin üzerine taşlar savuran rüzgarlar gönderdik, kimini korkunç bir ses yakaladı,

 kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmetmiyor,  asıl onlar

 kendilerine yazık ediyorlardı.!”(Ankebut-29/40.)

“Onu size bir ibret yapalım ve belleyici kulaklar bellesin diye.Sûr’a bir tek üfleme üflendiği,  Arz ve dağlar yerlerinden kaldırılıp şiddetle birbirine çarpılarak darmadağın olduğu zaman, işte o gün olacak olur.!”(Hakka-69/12,13,14,15.)**

            “Ol” dediğinde “Olundurulanı, oluşumu” gerçekleştiren zâtlar ; bunu, HAKK’ın kudret elinin gücü olarak bulundukları soyut âlemlerden sevk etmektedirler.! Şu hâlde “Asâ”nın özü, kaynağı, çıktığı yer, yurdu olan gerçek âlem, soyut olan iç boyuttur.! Soyut âlemdeki yaratıcı sessiz “Ses”, HAKK’ın “OL” kelâmıdır.! Yaratım ve yok ediliş sesle yapılır.! Kur’an’da “BİZ” diye konuşan zâtlar bunları ALLAH adına icrâ “HAKEREN”lerdir…! Tevrat’daki isimleri “Elohim”dir..!  Yedi ana ses ‘do-re-mi-fâ-sôl-lâ-si’ ile oniki ara perdeleri ile birleştiğinde “yaratan” ve “yok eden” “ondokuz” sesli “OL” diyen ilâhi HAK koroyu oluşturur.! Kur’an’daki “ondokuz”lar denen zâtlardır.! “Yasa”, “Asâ”dır, “Asâ”, “Yasa”dır..! “Üflenen Sûr”dur…!

            Anlaşılacağı üzere “AS” tahta bir sopa değil, “sopa” ve “Sûr” olarak simgelenmiş Hz.Musa’nın insân sürülerinin çobanlığını yaparak onları güttüğü, Tanrısı Yehova’nın ilâhi “Elohim” olarak tecelli ettiği, kendi içinde saklı güçtü..! Hz.Musa, “Tûr-u Sinâ”da (içindeki Sinâ’sında) bu ilâhi tanrısal güce mashar (ayna) olmuştu.! Yehova, Yahve Elohim çok celâlliydi..! O’nun celâlinin ne olduğunu daha hiçbir kimse anlayamadı..! Dünyâdaki bunca olumsuz duruma rağmen Hazret-i RAHMÂN çok sabırlı, nedenini bilen var mı ? Tayin ettiği sürenin bitmesini mi bekliyor.?

*

             Tanrısal bilgi – Hikmet – Cennet’ten çıkarılan Âdemi ırklar – 

               Yasak Ağaç – Merkez Ağaç – Sûr – Asâ…!

            Tanrı denen yaratıcı güç, yaratımın başından bu yana Tanrı’lığına devam ettiğine göre ; yarattığı ilk fizik insân ırkı için de kendi tarafından elbette bir bilgi ve ona bağlı Hikmet’in aktarımını öngörmüş olmalıydı.! (Cuma-62/2.)(Haşr-59/24.)(Zuhruf – 43/63.)(Maide-5/110.) Ezel denen başlangıcı bilinmiyen “Başlangıçta”n bugüne kadar, bu ilâhi öğretinin ne kadarını göndermişti acaba ? Yaratmaya başlayıp da devam eden ve edecek olan ilk Tanrı’dır, yaratımında ve yaratım gücü ile metodunda bir değişiklik yoktur.! İlk yaratan Tanrı ile tayin edilecek sonu da yaratacak Tanrı başka olamaz.! Herşey yaratıcı Tanrı’nın mutlak ideasında gelişmiyor mu ? Tanrısal “Hikmet”, O’nun kendindekini kendindekilere, isimlerin tanıtımı olmalıdır.!

            Bu hususu iki kola ayırıp o şekilde incelememiz gerekecektir.! Yaratılan insânın iki farklı serüveni olmuştur.! Birincisi, göksel ırklar.! İkincisi, fizik plân ırkları’dır.! İnsân ırkı, Âdemi olup göksel bir ırktır.! İncelenmesi gereken ilk etap göksel insân ırkının serüveni olmalıdır.! Bu etabın sonunda göksel âdem olan insânın soyut boyutundan nasıl yoğun fizik boyuta geldiği, bizi fizik dünyâ oluşumundan da önceki kozmik kadim zamana götürecektir. O kozmik kadim zamanda, uzayda şimdi gözlemlediğimiz fizik sistemler var mıydı ? yoksa şefaf  küreler mi dönmekteydi ?Çünkü bizim güneş sistemimiz oluşmadan önce de kozmik âdemi ırklar vardı ve uzayda yaşamaktaydılar.! Şimdi olduğu gibi.! Cennet denilen bahçe soyut olarak uzaydadır.! Nitekim ahret denilen yer dünyâ dışı soyut boyut değil midir ? Cennetten çıkarıldığı söylenen âdem, “Asâ”, denen çift kutblu “Öz” gücüne sahip ırktı.! “Âdem’e secde” edildiğinde Havvâ neredeydi ? dişi kutbu olan Havvâ onun içinde onunla birlikteydi.! (İsra-17/61.) (Kehf-18/50.) (Taha-20/116.) (Hicr-15/29.*) (Sad-38/72.*) Secde bu “Öz”e sahip olamayanlar tarafından iki “yaratıcı ve yok edici” bu ilâhi güce mi yapılmıştı.? Bu iki güç “Rûh” ve “Sekine”ydi.! “Rûh” ve “Sekine”nin büründüğü suret âdemdi.! Cennet denen şefaf yaşam âleminde mevcutken kendilerini fizik plâna yansıtarak göndertmiş oldular.! Böyleyse değişmeyen asılları yâni orjinal suretleri hâlen o boyutta bulunmaktadır.! Buraya yansıyan insân suretindeki gölgeleri olmalıdır.!

            Onlara ; “yaklaşılması yasak olan ağaç” fizik insân oluşumundaki plânda yer alacakları belkemiğinden başka birşey değildi.!>>(1.içyüzü) (Bakara-2/35.) Tanrı onlara şeffaf suretlerinden vazgeçerek, yoğunlaşıp o ağaca hapsolmamalarını söylemiş olmasına rağmen neden dinlemediler.? Bu ilâhi bir senaryo muydu ? Onları kandıran İblis de onlarla ayni yerde bulunduğuna göre ve ona da Tanrı tarafından “sürün” diye hitap edilmesi, onunda Âdem ve Havvâ gibi ayni yerden olduğuna işâret etmiyor mu ? Bunun aksi olsaydı, Tanrı ; ilâhi yasasına göre “sürünen”e tekrar “sürün” der miydi.? Şu hâlde ilâhi kelâmda “sürün” kelâmı “yoğunlaşarak maddeye in” demektir.! Ayni yerde oluşlarını ayni mekânı paylaşmalarından anlayabilir miyiz ? “yasak ağaç” onların ortak paydaları mıydı ? (Bakara-2/34,35,36.) Cennetten kovulan “üç”, bu plânda nerede ve kim olarak mevcûtlar ? yine, ayni bedende bir arada değiller mi ?

            Âdem ve İblis soyut ırkların bireyleriydi, ama giydikleri isimlerle yapıları farklı .! Tanrı Âdem’i başkan tayin edip ona uymasını söyleyince İblis bunu kabûl etmeyip, ona uyanlarla beraber kendi bağımsız başkanlığını mı ilân etti.? (Sad-38/85.)(İsra-17/63.) Ve Âdem’de onun bu bağımsızlığını Havvâ ile kabûl ederek, soyuttan fizik plân denen somut hâle iniş sürecini mi başlatmış oldu.? Bu sürecin başlamasına sebep, ilâhi plâna göre yaratılması en son meydana çıkacak maddesel boyutta da “Asâ” denen ilâhi gücün işlev kazanmasıydı.! Kozmik yaratımın nihayetinde en son yoğun kat olan maddenin ortaya çıkması plânlanmıştı.! Bizler şu an insân olarak fizik bedenimizle madde boyutunda, özümüz ile de soyut boyutta bulunmadığımızı söyleyebilir miyiz ? (Tin-95/4,5.) “4- Biz insânı en güzel surette yarattık. 5- Sonra da çevirdik aşağıların aşağısına attık.!”

            İnsân denen varlık soyut boyutta yaratılmış ve madde, yoğunluk denen “aşağıların aşağısına” atılmıştır.! Bu durumda yukarıda soyut boyutta yaratılan insân aşağıya atıldığında değişim mi geçirmiştir.? Soyut insân, madde denen fizik bedenle kaplanarak hapsedilmiş olmalıdır.! “Âdem’e secde” soyut boyutta yapıldığına göre, “İblis” âdemi nasıl toprak olarak görmüştü de “beni ateşten yarattın toprağa secde etmem” demişti ? Yoksa İblis de ilâhi bir illizyonla imtihana mı tâbî tutulup kaybetmişti ? (Sad-38/76.)

            Bu iniş süreci “altı gün” denen çok uzun ‘altı devir’le başlayıp devamla günümüze kadar gelip hâlende sürmektedir.! Göksel âdemi ırk inmeye devam etmektedir.! Yeryüzüne yeni inen ırkların yanında eski devirlerde gelenler de tekrâr gelmektedirler.! Gezegenler ve burçlarda yaşayan şefaf ırklar, bu plândan geçerek tekrâr yükselme yoluna giren ilk kozmik âdemi ırklardır.! “Önde olanlar” (Vakıa-56/10.), “Yakın”lar (Vakıa-56/11.) “A’raf üzerinde de, her iki taraftakileri simalarından tanıyan kişiler vardır” (A’raf-7/46.) onlar olmalıdır.! İblis de kovulduğuna göre o sadece dünyâda mı ikamet etmektedir ? yoksa gökler denen şemaların birinde şeffaf olarak başka bir isimle bulunmakta mıdır ? Böyle olmasaydı gezegen veya burçların etkileri olur muydu ? Gölge asla bağlı değil midir ? Kişinin gölgesi kişiden ayrı mı hareket ediyor.?

            Âdem denen soyut ırkın yeryüzündeki insân sureti, onların fizik plândaki ikâmet yeri olmuştur.! Tanrı da izleyici/gözetleyici yâni soyut “Rûh”, ‘göz’ olarak yerini içte, kâlbde almıştır.! İnsân bedenindeki Tanrısal “taht” bu sebeple merkez olan kâlbdir.! Zîrâ yargılayıcı “terâzi” olarak orada işlev ve hüküm sahibidir.! Kozmik “Asâ”, “yılan”, âdemi soyut ırkın, insân denen fizik prototipinin içindeki ‘mağara’ da denen belkemiğinin kuyruk sokumunda ‘yılan gibi çöreklenerek’, uykuya çekilmiştir.! Onun uykusu insânlarınki gibi değil, işlevden yoksun olarak yâni gözü açık, takipçi olarak işlev kazanacağı, harekete geçeceği anı hazır olarak beklemesidir.! Bu durum ona ıstırap ve üzüntü vermektedir ; çünkü yaratıcı olan gücün kişide eli, kolu bağlı olarak hapis hayâtı yaşamasıdır.! “Asâ” veya Kundalini’nin “Ateş” olarak da nitelenmesi, onun çok güçlü radyasyon olmasıdır.! Bilinçsiz, serbest değil ; bilinçli, ne yaptığını veya yapacağını bilen olarak radyasyon bedene sahiptir.! Bedendeki sıcak kanla çok az bir sıcaklıkta hayâtiyetini kişiye zarar vermeden ölüye yakın, uyur denen diri konumda sürdürmekte ve ona vicdân denen kâlb perdesinden sessiz sesle her an seslenmektedir.! Son gün sesle o belkemiği “Sûr”, denen borusundan seslenecektir..! “O sûra üflendiği zaman, işte o gün pek zorlu bir gündür.!” (Müddesir-74/8,9*) (Enam-6/73.) (Nebe-78/18.)

            Hz. Mûsâ a.s., Kutsal Kitab’larda içinde saklı bu gücü uyku konumundan kaldırarak işlev yapmasını sağlayan seçilmiş “seçkin” (A’raf-7/144.) bir kişiye işaret eder.! Hz. İsa Mesih a.s’da Mûsâ’nın Asâ’sına işaretle şöyle der : “Mûsâ’nın çölde yılanı yukarı kaldırdığı gibi, böylece ‘insanoğlu’ da yukarı kaldırılmak gerektir.!” (Yuhanna 3/14. )  Hz. İsa Mesih’in ‘insanoğlu’ dediği içte yatan yatır,ışık adam olan özümüzdür.! Bedende, dört unsuru simgeleyen haça gerili, kurtulmayı bekleyen Mesih’tir.! İsa ise O’nu bu haçtan kurtaracak kişidir.! İsa, Mesih ile içyüzde birleşerek İsa olan Mesih olmuştur!  Hz.Yahya, İsa’yı Mesih’ine erdiren zâttır.! Kişi ölünce de içinden kalkarak onu yargılayacak bu özüdür.! Bu gerçek Kur’an’da : “Kitab ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölmeden önce ona (İsa’ya) iman etmiş olmasın. Kıyâmet gününde o, onlara şahitlik edecektir.!” Âyeti ile anlatılır.! (Nisa-4/159.*)

            Kaç tane peygamber varken niçin İsa Mesih’i zikrediyor ? Çünkü İsa, Mesih olarak “O”nun simgesidir.! İsa Mesih’in “BABA”m dediği zât pozitif kutb Rûh’un temsil ettiği, Kur’an’da RAHMÂN ! Tevrât’da BEREŞİT’tir.! Aziz C. Rosencreutz’un öğretisinde haçın orta noktasındaki ‘Gül’ ile simgelenir.! Azize H.P. Blavatski’nin, “Örtülerden sıyrılmış İsis” ve “Gizli Doktirin”i bunu özünde/içyüz detaylarıyla anlatır.! (Ezoterik/Batıni/içyüz Hint Buddha felsefesi) “O”, “Kutsal Rûh” her insanın kâlbinde özü olarak saklıdır.! O ‘Gül’, açmak için kişide baharın gelmesini bekliyor.! Kâbe’nin üstünden veya yanından uçan kuşlar nasıl hacı olamıyorsa…! Öğretilerin şimdiki öğreticileri (mürşidleri/hocaları) ne demek istediğimizi düşünsünler.! Söyleyene değil de söyletene baksınlar, diyor ; ‘özüm.!’ Tüm öğretiler kendi ekôllerini tekrâr en ince noktasına kadar gözden geçirip temizlik yapmak zorundadırlar..! Onca geçen zamanda o öz öğretilerinin üzerine neler yığılmadı ki..? İleride, çok ileride bu temizlik “HANİF DİN” ile topluca yapılacaktır.! İbrahim Milleti, yolda, geliyorlar..! Lütfen boşa vakit geçirmeyiniz.! Ortalık toz içinde göz gözü, hurafe özü göremiyor..!

            “Merkez Ağaç”ın (Nûr-24/35.) doğusu, batısı olur mu ? O özün kendi güneştir, ne doğar ne batar..! İbrahim’in batmayan güneşim deyip içyüzde yüzünü döndüğü özüdür.! (Enam-6/75,76,77,78,79.) Hz.İsa a.s., ‘insânoğlu’nu Hz.Mûsâ a.s. gibi ‘çölde yılanı yukarı kaldırmasaydı’ bu gerçeğe işâret edebilir miydi ? Kur’an’da bunun farklı bir örneğini Hz.Muhammed a.s. için : “Biz senin sadrını yarmadık mı?” (İnşirah-94/1.) Âyetiyle vermektedir.! Hz.Resûl’ün ‘göğsünde’, “Sin”inde yapılan işlemdir.! O’nun içinde saklı özünün ayağa kalktığına işaret eder.! O yücenin “Sin” ismi özünden gelmektedir.! Ölülere rahmet için okunan “Ya SİN” sûresi O’nun iç boyuttaki özünün ismidir.! Eski Sümer’in ‘Ay Tanrı’sı denen Rûh’un adıdır.! Ây, Âdem makamıdır.! ‘Si’ titreşimi olarak ‘Mor’ renkle simgelenmiştir.!  Dünyâdan sonra İlk durak, istasyon, süpürgeci / temizleyici /işlemci, hesap yeri, A’raf, Berzah, ayrışma / ayrıştırma yeri, ayna gibi isimlerle simgelenmiştir.! İç boyutta ‘si’ titreşimiyle boyanan ölü burada dirilir, ayağ kalkar.! Mezardaki değilde, yaşadığını sanan ölü kişiden bahsediyoruz.! “Diri”liğin ne olduğunu yakından görür, bilir..! **

            Ezoterik (içyüz) geleneğin dışındaki dışyüz öğretilerinde ne kadar kabûl olunmasa da, bu gerçek değişmez bir şekilde Tevrât, İncil ve Kur’an’da ilâhi bildirim olan âyetlerle yerini açık bir şekilde almıştır.! Bunu ezoterik olarak incelediğimizde dikkat etmemiz gereken asıl önemli nokta şu olmalıdır ; Hazret-i Mûsâ a.s. dosdoğruyu göstermek üzere gönderilmiş seçilmiş “seçkin” bir görevliydi.! Ama fizik surette, bedende bulunuyordu ve bedenindeki belkemiğinde saklı bu gücü ayağa kaldırarak o zamank ikavminden bu günkü insânlığa kadar fizik suretteki her insânın yapabileceğine işaret etti.! Bizi ilgilendiren bu olmalıdır. Onun bu işaretini : ‘sizler de yapabilirsiniz’, ‘yapmanız gerekiyor’, ‘gerçek kurtuluş’, ‘gerçek hidayete erme’ budur diye idrâk etmeliyiz.!

                    Uzak Doğu ve çağdaşı Eski Mısır..!

                 İbrahimi Hanif Din’in ilâhi simgeleri ve “Devamlı Mîrâsı..!”

                 Kadim Mısır mabetlerinin sonu neden geldi ? ve Sirius yıldızı..!

              Doğu ekôllerince binlerce yıldır bilinerek aşamalı detaylarıyla uygulanan bu metot, Mısır’daki kadim Hermetik öğreti mabedlerinden çıkarak ilk defa bu şekilde Hz. Musa a.s. ile Orta Doğu halklarına yüzünü açmış oldu.! Gerçek mânâda “çöle inen nûr” bu “ezelî ilâhi öz”ün artık kendini aşikar etmesinden başka birşey değildi.! “Çöle inen nûr” ifadesi her ne kadar Hazret-i Muhammed s.a.v. efendimiz için söylendiği kabûl edilse bile, aslında ‘Dünyâ çölüne inen’ tüm Nebi ve Resûl’leri içyüzlerindeki “Hikmet”leriyle simgelemektedir.! Bundan önce de dünyânın bu bölgesinde açılım için ilâhi plân gereği ilk defa Hz. İbrahim a.s. ile yapılmıştı.! [M.Ö. 1900 yılları, tarihi kaynaklara göre Hz.İbrahim a.s.’ın yaşadığı dönem olarak kabul edilmektedir. Peygamberler kronolojisini incelersek ; Hz.İbrahim a.s. ile Hz.Musa a.s. arasında 500 ile 700 sene / 5-6 kuşak bulunduğu görülmektedir.] Ancak bölge insânlığı için çok erken olduğundan bu öz ilâhi öğreti kendini Hz.Musa a.s.’a kadar ve ondan sonra gelenlerde ‘İbrahimi simge’lerde saklandı ve “Devamlı bir miras” (Zuhruf-43/26,27,28.*) olarak aktarıldı.!

                    Anlaşılacağı üzere : “Yakub’un merdiveni”, “Hz.Yusuf a.s.’ın Mısır’a sultan olması ve kuyuya atılması”, “Hz.Yunus a.s.’ın balık karnından kurtulması”, “Hz.Eyüb a.s.’ın sabırla imtihanlara katlanması”, “Hz.Süleyman a.s.’ın insana, cine, şeytana, hayvânlara, zamana, mekâna hükmetmesi”, “Hz.Davud a.s.’ın Tanrı’nın halifesi olarak hükmetmesi”, “Hz.Salih’in devesi”, “Musa’nın kızıldenizi yarması” vb., “Hz.İsa a.s.’ın, Hz.İbrahim a.s.’dan gelen öğretiye “Melk-i Sedek tertibi üzere” tâbî olması”(İbranilere 7/17.) ve en sonda açık olarak “Hz. Muhammed a.s.’ın RABB’inin emri ile atası İbrahim’in dini olan “Hanif Din”e tabî olması”nın zikredilmesi gibi birbirini bağlayıcı birçok ilâhi simgelerle bu öğreti “devamlı miras”olarak son Resûl Hz.Muhammed s.a.v’a kadar aktarıldı.!*

            Şimdi tüm ekôllere sormak gerekir, bu aktarılan miras kağıt üzerinde ölü sözcüklerle mi aktarıldı yoksa “içyüzde” “ateş yılanı” yâni özünü bilfiil ayağa kaldırma şeklinde mi ? Son varis yâni en son Resûl Hz.Muhammed Mustafâ a.s. s.a.v. bu mirâsı ortaya “Kur’an” mesajını ortaya koyarak ispatlamış oldu.! Ondan sonra bu mîrâsa kim gerçek olarak sahip çıktı ve “İbrahim’in mîrâsı”,“Hanif Din” öğretisinin varisi olarak bunu gösterdi ? Ölü sözcüklerle değil, “diri” ve “derin mânâsını” içte kalkmış özünden açıklayarak…?! Buna şimdi saklı kalmak kaydıyla ileride farklı fikirlerle ışık tutmak istiyorum.! Çünkü Batı dünyâsının ezoterik araştırmacı/yazarları Hazret-i Muhammed Mustafâ s.a.v.’ı ve verdiği mesajını anlayamadı, kabûl etmedi, edemedi ; çok yazık ki anlamadan dışladı.! Elbet birgün “O” zâtı inşâllah çok iyi anlayacaklardır..!

            Hazır yeri gelmişken Batı dünyâsının ‘derin ezoterikçilerine’ şunu sormak isterdim..! Reenkarnasyona, önceki, burada fizik plânda yaşanmış hayâtlara  gerçekten inanıyorsanız, önceki hayâtlarımıza göre sen kimsin, ben kimim, o kim, şu kim olabilir ? Bunu tüm geçmiş Nebi ve Resûl’ler için de ayni şekilde sorarsak, Kim Hz.Âdem a.s. olarak geldi ? Kim Hz.Şit a.s. olarak geldi ? Kim Hz.İdris a.s. olarak geldi ? Kim Hz.Nûh a.s. olarak geldi ? Kim Hz.İbrahim a.s. olarak geldi ? Kim Hz.Lût a.s. olarak geldi ? Kim Hz.İsmail olarak geldi, Kim Hz.Yakub a.s. olarak geldi ? Kim Hz.Yusuf a.s. olarak geldi ? Kim Hz.Yunus a.s. Kim Hz.Musa a.s. ve Hz.Harun a.s. olarak geldi ? Kim Hz.İlyas olarak geldi ? Dikkat : “Hz.İlyas/İlya, Hz.Yahya olarak geldi..!” Bunu bizzat İncil’de ; “Ve İsa cevap verip dedi : gerçi İlya gelir, ve herşeyi yerine kor. Fakat ben size derim : İlya zaten gelmiştir;ve onu tanımadılar, fakat ona her istediklerini yaptılar.!”(Matta-17/11,12.) diye söylemiyor mu..? Anlaşılabilirse, idrâk edilirse bu âyet çok şeye işaret etmektedir.! Herşeyden evvel İncil Kitabı olarak reenkarnasyonun olduğuna açıkça işaret ediyor.! Kim Hz.İsa Mesih olarak geldi..? Kim Hz.Muhammed s.a.v. olarak en son geldi ? Hz. İsa’ya göre, Hz.İlyas/İlya a.s. Hz.Yahya a.s. olarak geldiğine göre ; Hz.Muhammed s.a.v kimdir..?! Önünüzde bu gerçek dururken, o zamanda Yahudilerin bile “Emin Muhammed” dedikleri, Zât’ı neye göre dışlıyorsunuz..? içyüzünü bilmediğiniz, bilemediğiniz İslâm’ın, dış yüzüne bakarak mı ? Bu sorumuzu, reenkarnasyona (tekrar bedenlenme) inanan her okuyanın düşünmesini isteriz..! Yukarıda zikretmediğimiz diğer Nebi ve Resûl’ler,Velî’ler ve daha sonra Batıya yakın zamanda gelen üstadlar/mesaj veren erenlerden “Christian Rosencreutz,Saınt Germaın, H.P.Blavastsky,Max Heındel, J.Böhme, Rudolf Stainer” ve bizdeki kurtarıcı Mustafâ Kemâl ATATÜRK’de bu soruya dahildir.! Resûl Hz.Muhammed s.a.v. Ata İbrahim’in “Hanif Din”ini yüceltmedi mi ? Hanif Din ahlâkını, adaletini, doğruluğunu bizzat kendi uygulamaları ile yansıtmadı mı ? vb. Hem de o günün şartlarında,çölde, cahiliye devrinin doruğunda..!!! Son bir soru daha sormak istiyorum.! Kişi aynaya baktığında sade dışını görürken ve kendi içyüzünü daha bilmemiş ve görmemişken, nasıl olurda “O” zâtın içindekini bilmeden, görmeden “O”nu inkâr edebiliyor.Mazur görün en son bir soru daha sormak istiyorum : Kur’an’da “Biz” ve Tevrat’da “Elohim” olarak konuşan isimleri olmayan kolektif kimlikli zâtlardır, bu zâtların aralarında bu fizik plâna öğreti ve mesaj vermek için inen/gelen târihten ismen ve mesajıyla tanıdığımız kimler var acaba ? Hazret-i Muhammed Mustafâ s.a.v.’ın da o frekansta onlardan bir kimliği olmadığını kim nasıl bilebilir..? “Kıyâmetnâme- Mesajlar”ı okursanız anlayacağınızı umuyoruz..! Bu kitabın açıklayıcı nesir/düz yazı şeklindeki olacak eserini insâllah ingilizce olarak da takdim etmek istiyoruz..!      *

                Kaldığımız yere döndüğümüzde, bu hakîkat bir başka koldan, Sümer ve Akad destanları olarak da günümüze kadar geldi.! Hz.İbrahim a.s. için her ne kadar Ur’da doğdu dense de bu Sümer şehri ; O’nun Hindistan’dan gelip yerleştiği yer olmalıdır.! “Asâ”sını ayağa kaldırmış bu ‘Brahman göçmeni !’ “Hanif Din” denen ilâhi öğretisini burada tohumladı.! ‘Kundalini’sini ayağa kaldırmış Brahman kastından olduğu, Hintlilerin ona ‘Brahman göçmeni’ denmesinden de anlaşılmaktadır.! Hazret-i İbrahim a.s. ilâhi emirle Hindistan’dan Orta Doğu’ya hicret etmiştir.! [‘Pitagoras’ için de geçerli olabilecek bu duruma “Pitagoras Felsefesi ve Günümüz Yorumu”  isimli kaleme aldığımız yazımızda işaret etmiştik.!] Yüklendiği ilâhi büyük misyon ; onun anası ve babası, geldiği soy, doğumu ve ölümü bilinmeyen “Salem Kıralı” “Melk-i Sedek”, “Sadık Melik”, “Sadakatın Kıralı”, “Selâmet Kıralı” da denen isimsiz ezelî ve ebedî tüm zamanların Kutb’u tarafından vaftiz edilmesiyle Orta Doğu’da başlamıştır.! [Üstteki tanım Tevrat’ göredir.!İnisiye olacak kişinin Asâ’sını yâni uyuyan kundalinisini uyarmış olması değil 7 frekansta (7 farklı soyut titreşim) tam işlev sahibi olarak ayağa kaldırmış olması gerekiyordu.! 7 titreşimli “Sûr” denen ilâhi borudur..! Hz.İbrahim a.s.’a bu yönden baktığımızda o zamanda bunu yapabilen seçilmiş tek “seçkin” (Bakara-2/130.) (Al-I İmran-3/33.) kişi olduğunu anlıyoruz.! Böyle olmasaydı “Melk-i Sedek” diye zikredilen hem de yahudi olmayan ‘İsimsiz ilâhi Kıral’ tarafından O’na yetki verilmezdi.! Hazret-i İbrahim a.s. misyonunu tam olarak yüklendikten sonra ; âdemi, ‘ilâhi tek merkez’in tarifi olan “Hanif Din” öğretisinin temelini ilâhi emirle “Kâbe’yi inşâ ederek” attı.! (Rûm-30/30.) (Bakara-2/127.)  Kur’an buna ; “İbrahim, ne yahudi, ne de hıristiyandı; fakat o, ALLAH’ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslümandı, müşriklerden de değildi.” (Al-i İmran-3/67.) âyetiyle işâret etmektedir.!

            Yeryüzündeki insânlığa gönderilen yüksek misyon sahipleri olan Nebi veya Resûl’lerin kronolojisini incelediğimizde genel olarak putlara tapınan toplumlarda ortaya çıktığı görülmektedir.! İçyüzde aydınlanmış bir toplumda ortaya çıktıklarına rastlanmamıştır.! Rastlansa bile bunu uygulanan metotların yükseltilmesi olarak algılamamız gerekmektedir.! Nitekim kadim zamandan bu yana Doğu halkları “içyüz”de aydınlatıcı öğretinin uygulandığı topraklarda yaşadıklarından onlarda Nebi, Resûl, Velî terimleri ; “aydınlanmış kişi”ler olarak yerini almış ve onların gösterdikleri metotlar üzerinde çalışmışlardır.! Rama, Krişna, Buda, Konfiçyus’un öğretileri içyüzlerinde aydınlanmanın çeşitli yollarını ve uygulamalarını vermişlerdir.Tüm ekôllerin özü ayni olsa da Ortadoğu ve Doğu ekôlleri başka farklar yüzünden de dış yüzde birbirinden ayrılmış olarak görünmektedir.! Orta Doğu da Hazret-i İbrahim a.s. ile başlayan bu süreç Hazret-i Muhammed s.a.v. ile sona ermiştir.! Öğreti en son Kur’an mesajı ile yazılı olarak verilip tamamlanmış, artık verilen metodun uygunlama sürecine geçilmistir.!

            Yeraltında gizli öğreti veren mabetler artık dışa açılma ihtiyacı duyarak açılma sürecini başlatmışlardır.! Bu zaman sürecinde ilâhi değişmez olan doktrin, birçok kendi özünü ve hakîkatı bilmeyenler tarafından tahrip edilerek özünden saptırılıp şahsi menfaatlarına uygun olacak şekilde yorumlanıp, kadim zamandan gelen öğretiymiş gibi sunulmuştur.! Kadim zamanlarda öğreti merkezlerindeki rûhani ayinlerde uygulanan ritüellerin çoğu özelliğini (titreşimini) kaybetmiş suni birer simge olarak ancak geçmişin hatıralarını yaşatmaktadırlar.! Çünkü kadim zamanda çok uzun senelerde ; kontrollü, yüksek disiplinle kazanılan rûhani liyâkatlar günümüz insânı tarafından sadece teorik bilgi edinme ile hemen elde edilecekleri şeklinde algılanır olmuşlardır.! Bu mümkün olmayan ve olmayacak bir hayâl olarak, zamanla kendini gösterdiğinde kişi hayâl kırıklığı içinde başka bilgilere medetle sarılarak zaman kaybetmektedir.! Hâlbuki önce şunu idrâk etmek gerekmiyor mu ? fizik plândaki bir hayât, kozmik hayâtımızın sadece çok küçükcük bir adımıdır.! Yolun kat edilmesini adımlar sağlar.! Ölümle yol bitmiş değildir, yalnız atılan bir adım sona ermiştir ve devam edecektir.! Bu sebeple geçmiş tüm peygamberlere metotlarında sabır ve devamlı uygulama tavsiye edilmiştir.! Bu gerçeğe şu atasözü uymaktadır : “Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla.!” Yâni HAK ; “Resûl’üm sana söylüyorum, ey insân sen anla..!” Diye işâret etmektedir…!

            “AS”, kadim zamandan bugüne ; ‘Sopa’, ‘Sûr’,‘Yusuf’un atıldığı kuyu’, ‘Yasak Ağaç’, ‘Amûd-i Fekarî’ (Bel kemiği), ‘Amûd-i nûrânî’ (nûrdan sütûn), ‘Belkemiği’, ‘Kundalini’, ‘Yakub’un merdiveni’ vb.denen isimlerle anılsa da aslında tarif edilen hep insânın kendi içinde saklanan öz, soyut gizi ve gücü olmuştur.! İlâhi yasaya bağlı olarak geçmişteki büyüklerin tarifleri insâna işaret ettiğine göre, günümüz insânlığı efsânenin aslı olan içindeki bu gücü geçmişte değil bulunduğu anda/hayâtta kendinde aramalıdır.!

         Tüm ekôllerin özünü, temelini teşkil eden bu öğretidir.! Bu öğretiyi nazari olarak öğrenmek bilgi edinmektir, aslı öğretiyi öğrendikten sonra pratiğe geçirip uygulamaktır.! İşin en zor tarafı uygulamadır.! İlâhi yasa temelde erdem üzerine ahlâkla inşâ edilmiştir.! Tüm öğretilerin bu sebeple asıl özü erdemdir.! Erdem kazanılmadan ahlâklı olunamaz, ilâhi ahlâkın kazanılmasının başlangıcı, imtihan yeri olan yeryüzüdür.! Yeryüzündeki ahlâk okulunun sınıflarını geçemiyen hiçbir ölümlü bu güce sahip olmaya ulaşamaz, ulaşamıyacaktır da.! Ahlâk soyut bir değer olup burada ve ahret denilen âlemde fiillerle ortaya çıkar.! Sonuçta ikiye ayrılarak ; iyi ve kötü kutupları oluşturur.! Kötü olana ilâhi hazinenin gücü teslim edilemez.! İyi ise en iyi olmadan bunu kullanamaz.! Erdem bu ilâhi hazinenin sigortasıdır.! “Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.!” (Kalem-68/4) Âyeti buna işaret eder.! İnsânın göksel ve yersel serüveni bu ilâhi gücü ona kazandıracak süreçtir.! Dünyâ insânlığının günümüzdeki hâli insânlığın daha çok yolunun olduğuna işaret etmektedir.! Artık, eski Mısır’daki Menfis ve eski Yunan’daki Eleusis gizli mabedlerindeki benzeri Hermetik erme öğretisi veren yerlerin ; yalnız Doğu ekôlüyle bazı Budist mabedlerinde uygulandığı söylenmektedir.! Ancak bu da kendini dünyâdan, olaylardan soyutlayarak uygulanabilir olduğundan işin sonunda iyi netice vermeyebilir.! (yüksek frekans/titreşime erilemez) Neden ? Niçin ? metot değişti de ondan.! ALLAH’ın yasaları değişmez, ancak devirlere göre uygulanacak öğreti ve programlar farklıdır.! İdrâk en önemli faktördür.! Bilinç, idrâk olmadan gelişemez.! Birtek Nebi veya Resûl gösteremezsiniz ki dağda, toplumdan ayrı bir yerde kendi soyutlayarak oturup; “Kitab” veya öğreti vermiş olsun.! Var mı ? Yok..! Kendimizde saklı asıl kendimizi acılarda, olaylarda, insâna hizmet ederken bulacağız.! O güzeller güzeli, “dert ve kahır” [Kerbelâ – Hz.Hüseyin] toprağında boşuna mı canını verdi, hak ve hakîkat için.?! Öz denen güzel kendini belâlarda sakladı..! Peygamberlerin hayâtlarını özünde “öz”le incelersek bize bu hususta derin sırlarını açacaklardır.!

            On binlerce yıllık eski kadim mabedler artık neden yoklar ? Değişen nedir ? Neden bu değişiklik ön görülmüştür ? Bu yerler şimdiki insânların dış yüzde sandıkları gibi yerler olmasa gerekti.! İlâhi Tanrısal gücün hüküm sürdüğü ve temsil edildiği, etki alanı olan, müthiş radyasyon alanlarıydı.! Bu alanlar niçin boşaltıldı ? Bu ilâhi güç neden mabetlerden çekildi ? Bunda da insân oğluna verilen saklı bir mesajın olduğunu ister istemez düşünmek zorundayız.! Uygulanan ilâhi programın bir anda farklı bir safhasını yaşamaya başladık.! Yaklaşık dört- beş bin yıl öncesi o kadar uzak bir zaman değil ki.! Değerli Teozof Azize H.P.Blavatski’ye göre, kadim Mısır mabedleri 50-60 bin yıllık mabedlerdi.! Bu kadar uzun hüküm sürmüş erme okulları niçin kapandı ? Biz bu okulların erken dönem Firavunlar zamanında çok güçlü olduklarını, geç dönem yâni günümüze yakın zamanlarda zayıfladıklarını anlıyoruz.! Geç dönemlerde Pitagoras ve Mûsâ a.s. bu okullarda inisiye olduktan sonra öğretiyi dışa açmamışlar mıydı ? Onların bu gizli öğretiyi dış dünyâya açmaları izinsiz olabilir miydi ? Bu durum yeryüzünde uygulanan ilâhi programda çok önemli bir değişimin habercisiydi.!

            Tanrı sadece gizli mabedlerde öğreti alanların Tanrısı olabilir miydi ? Elbette hayır.! Aslında dünyâ o zamanlardan itibaren bu şekilde küreselleşmeye başlamıştı.! Hazret-i İbrahim’in “Kâbe”yi inşâsı buna en büyük delildir.! Tanrı artık tek olduğunu tek “Kutsal Ev” simgesiyle tüm dünyâ insânlığına ilân ederek, etki alanını “Kâbe” ile değiştiriyordu.! Burada en önemli faktör insânlığa verilen idrâkın, bilincin arttırılması olarak algılanabilir.! Tek Tanrı olgusunun, artık ; bu olgunun kavranmadığı toplumlara ulaştırılma zamanının geldiğine mi işâret etmekteydi.? Burada günümüz insânı için çok önem arz edecek bir başka soruyu sormadan geçemiyeceğim ; “on binlerce yıldır hakîkate hizmet etmiş, ayni zamanda Atlantis’ten kalan tek görkemli mimâri harikalar da olan kadim Mısır mabedleri/piramitleri dururken, niçin ilâhi emir onlardan yana değil de Hazret-i İbrahim’e basit olarak dört duvarlı küçük bir bina yaptırtmayı  öngörmüştü ?” Bundaki sırr neydi ? Bunu çok iyi düşünmek gerekiyor..!

            Tanrı’ya göre yolunda gitmeyen birşeyler mi vardı ? ve bunun köklü bir şekilde değişim zamanı mı gelmişti.? Ki o kadim Mısır mabedlerinde on binlerce yılda kimler ermemişti ki ? Eren okulunun veya okullarının kapanması, anlaşılması çok zor ve işin içyüzünü bilenler tarafından ürpertici, açılmamış sırlarının olduğunu tahmin edebiliyorum. Bunun işaretleri kendini yine orada ve sonra verilen ilâhi mesajlarda simgelerle saklıyor olmalıdır.! İlâhi yasaların işleyiş prensibine göre, ilâhi güç, destek verdiğini çok önemli bir sebep olmadan terk etmez.! Bunu, geç dönem okullarında yozlaşmanın artık kabûl edilemez noktaya vardığı şeklinde yorumlayabiliriz.! İşin içyüzünde erme okullarından artık erenler çıkmıyordu.! Bu durum Hermetik öğretiyi içyüzde uygulamaya liyakatlı adayların olmadığına, sonuna gelindiğine mi işaret ediyordu ? Hem öyle hem de elbette hayır.! Hermetik öğretinin değil, onu uygulayanların değişimi söz konusuydu.! Hermetik öğreti artık yer, anlam ve isim değiştiriyordu.! “Sirius” tapınmalarına cevap olarak bu kadrolar tasfiye edilmeye başlanmıştı.! Ve buna yazılı olarak da cevabı ayni ilâhi güç Kur’an-ı Kerim’de binlerce sene sonra “Doğrusu Şi’râ yıldızının Rabb’i O’dur” diye mi vermekteydi.?! (Necm-53/49.) Nitekim büyük üstad “Hermes Trismegistus” (Üç kere Yüce/Hakim(İslâm ezoterik’içyüz’ / egzoterik ‘dışyüz’ geleneğinde, Bilge Hermes’in Hz.İdris a.s. kabûl edilmektedir.) bu gerçeğe çok önceleri yaşadığı, nefes aldığı günlerde şu sözleriyle işaret etmemiş miydi ? “İleride gelecekler bu öz öğretisinden saptırılacaklar.!” “Tanrılar terk ederek evlerine dönecek.!” “Burası terk edilmiş ve yalnız kalacak özden, rûhtan mahrum.!” “Bugünlere işaret eden taş mabedlerden başka birşey kalmayacak..!” Gerçekten böyle olmadı mı ? Şimdi o kadim mabedler yalnızlığını, yazın çölün sıcaklığı ve onları saran kumlu rüzgârlarla paylaşmıyorlar mı ? Nerede o rûhani titreşimlerin iç uzaydan görülen göz alıcı parlaklığı ? nerede sabah gün doğarken, çıktığı gece yürüyüşünden kozmik âileye katılarak geri dönen erler..? Nerede bu dünyâyı artlarına bile bakmadan “Arz”la değiştirenler..? Nerede bakır canını, altına çeviren özsimyacılar.? Yoklar..! Oradan gelmemek üzere gittiler, terkettiler..! Gidenlerden sonra, istilâlar, savaşlar, kan ve can dökücüler geldi ; o kadim yurdu kalanların altlarından alarak nefse, cahilliğe, karanlığına tutsak ettiler.!

            [“Üç kere yüce/Hakim” Hermes’in öğretisi neydi ? Çok kısaca özetlersek : HAK, bazı insânlara ; duyum organlarıyla alınamıyan, sıradışı bazı mazhariyetler (Yansımalar**) verir.! Nefsi terbiye edecek, ona hakim olunacak doğru yolu gösterir.! Bu hakîkat : bedenen ve rûhen, derece derece yükselerek nefsine hakim olmaktır.! Vicdân yâni içteki öz, zihin ve bedeni (nefis ve canı) öğretisi verilen disiplinle terbiye ederse kişinin derininde baygın (uyuyan) olan yüksek titreşimler uyanır, ererdi.! (Yâni uyuyan kundalinisini/ ateş yılanını ayağa kaldırırdı.!)Bu öğreti ile üstün bir ahlâka sahip insân, kâinatın soyut ve gizli idâreci gücüyle kendi içinden irtibat kurabilir ve diğer insânları da uyandırabilirdi.!Terzi, Mısır papirüslerinde Hermes Tut adını taşıyor. Yunanlılar ona Ermis ya da üç kez bilgin anlamına Trismegiste diyorlar. “Yahudilere göre adı Honok’tur. Araplar, Hermes-ül-Heramise adıyla anmaktadırlar. Kur’an’a göre o, Adem ve oğlu Şit’ten sonra gelen, üçüncü peygamber İdris’tir.” Kısas-ı Enbiya, onu şöyle anlatıyor: Hazreti Şit’ten sonra peygamberlik İdris aleyhisselama geldi. Ve ona dahi otuz sahife nazil oldu. Kalemle yazı yazan ve elbise diken ilk insan odur. Ondan önce insanlar, hayvan derisi giyerlerdi. İdris aleyhisselama göklerin, esrarı açılmıştı. Sonunda Tanrı, onu diriyken göğe kaldırdı. Hazreti İdris göğe çekildikten sonra insanlar doğru yoldan ayrıldılar, putlara tapar oldular.Tevrat, onu şöyle anlatmaktadır: “Ve Yared yüz altmış iki yaşında Hanok’un babası oldu. Hanok, üç yüz yıl Tanrı’yla yürüdü ve Hanok’un bütün günleri üç yüz altmış beş, yıl oldu ve gözden kayboldu. Çünkü, onu Tanrı aldı” (Tevrat, Tekvin kitabı, 5. bap, 18-24).Terzi Hermes’in, kendinden sonraki bütün düşünsel akımlara ışık tutan düşüncesi şudur: “İnsanlar ölümlü tanrılar, tanrılar ölümsüz insanlardır. “Terzi Hermes, evrensel düşünü şöyle kuruyor: Kocaman boşluğun en altında ölümlülük yeri dünya var, en üstünde de ölümsüzlük yeri Zuhal yıldızı… Zuhal yıldızı, evrensel aklın bütün esrarını taşımaktadır, yedinci ve son kattır, ölümsüzlüğe orada erişilir. Zuhal, parlak bir ışık içindedir. Ruhlar, oradan koparak, dünyaya doğru düşmeye başlarlar. Bu düşüş bir sinavdır. Düşüş, büyük ışıktan, inildikçe yavaş yavaş koyulaşan karanlığa doğrudur. Işık ruh, karanlık maddedir. Ruh, kısa bir sınama için yeryüzüne inip maddeyle birleşecek, ama maddeye boyun eğmeyecektir. Ruhun maddeye boyun eğmesi, ona yenilmesi demek, sonsuz olarak yok olması demektir. İnsan ruhu, tümel ruhun (Tanrı’nın) çocuğudur. Sınavı kazanamazsa, o ruhta bulunan tümel ışık (Tanrısal nûr) sönecek, ışık yalnız başına çıktığı yere dönerek ruhu karanlıkta bırakacaktır. Ruh da, ışıksız kalınca, karanlığın içinde eriyip tükenecektir. Büyük boşluk, inen çıkan ve arada eriyip tükenen sayısız ruhların kasırgasıyla kavrulmaktadır. Sınavı kazanan ruhlar, yedi kat göğe başarıyla yükselip ölümsüzlüğe kavuşurlar. Salt gerçeği (mutlak hakikat) öğrenirler. Maddeye boyun eğmeyen başarılı ruh, yeryüzündeki kısa sınavını verdikten sonra, ilk basamak olarak ay’a yükselir.!”] (**HAK, adından da anlaşılacağı üzere kimsenin hakkını yemez, bu liyakatlar önceki hayâtlardan kazanılmış hakları bir sonraki hayâta yansımaları veya tecellilerinden başka birşey değildir.!Bu gerçek de tekâmül yâni yükselme için fizik plâna tekrâr gelindiğine yeterli ve önemli bir veridir.)

             Bu kadim öğretinin İslâmi versiyondaki yerini Hazret-i Muhammed Mustafâ s.a.v. muhteşem bir özdeyişle şöyle özetlemiştir : “Kendini bilen nefsini bilir, nefsini bilen RABB’ini bilir..!” Bu sözden sonra yorum sizlere âittir.! Hazret-i Pîr Hacı Bektaş-ı Velî de : “Eline beline, diline hakim ol..!” Diye buna öz olarak işaret etmiştir.! İnsânı, bedenden dışa açan bu üç fiil değil midir ? Kişinin kendini özüyle kontrollu kullanması/yaşaması nefis terbiyesidir.!

Kadim astronomide birçok yıldız ismi varken ; burçlardan, Ay ve Güneşten, gezegenlerden bahsederken özellikle tek âyette sistem dışında olan bu yıldızı ismiyle ve içyüzde işaret edilen mânâ ile anması  tesadüf müdür ?  Hayır, İlâhi mesajlarda tesadüf olabilir mi ? “Sirius” mitinin kadim bir Hint efsanesinden de geldiği söylenmektedir, elimdeki notlara göre şöyleki : Cennetin kapısına ulaşamak adına yola çıkan dört kardeşten birincisi iyi bir savaşçı ve komutan ikincisi usta bir şair üçüncüsü ünlü bir aşıktır. en küçük kardeşin özelliği ise gurur duyduğu köpeğidir. Dördüncü kardeş ilk kardeşini bir savaş meydanında ikincisini bir düğünde üçüncüsünü de güzel bir prensesin kollarında bırakır ve cennetin kapısına ulaşır ama köpeğini cennete kabul ettiremez. Bunun üzerine cennete girmeyi reddeder. yolculuğunu cennetten izleyenler ona kardeşlerini terk ettiği halde köpeğini terk etmemesinin sebebini sorarlar. küçük kardeş diğerlerinin kendi kaderlerini izlediğini ama köpeğinin ona tüm kâlbiyle bağlandığını söyler. bunun üzerine cennettekiler köpeği bir takım yıldız haline getirirler. Bu yıldız kümesindeki en parlak yıldızın adı sirius, yâni köpeğin kâlbi olmaktadır.!

            Kadim Hint ile kadim Mısır’ın “sirius” gibi başka birçok konuda ortak yanları olmalıdır.! Sirius’un içyüzündeki sırrı ‘parlaklığında mıydı ?’ Kadim Mısır’da bu ‘parlaklık’ özün, merkezin simgesiydi.! Ermeler azalıp da, öğretideki derin sırlar ; halka, içyüzden habersiz, bilgisiz topluma sızmaya başladıkça bu ‘parlaklık’ içyüzü bilmeyenlerce dışyüzde tapınmaya kadar gitti.! Yozlaşmayla değişim sınırına gelinmiş oldu.! Bunu doğrulayan diğer çok önemli bir simgeyse erken dönem Firavunlarının başında iki kaş arasındaki yılan figürünün, geç dönem firavunlarında görülmeyişidir.! Bu durum kadim Mısır dinindeki Hermetik öğretinin asıl amacından uzaklaşarak artık eren çıkaramadığını gösteriyordu.!

              {Sirius yıldızı, Güneşten büyük olduğundan ve  gökyüzünde geceleri görünen en parlak yıldız, “Köpek yıldızı” ismiyle de geçer. Büyük köpek takımyıldızının ‘alfa yıldızı’ olduğu için ‘alpha canis majoris’ olarak da anılır. Parlaklığı -1.45 “eksi bir nokta kırkbeş” kadirden olup, göğün en parlak yıldızı olma ayrıcalığını bir kadir farkla elde etmektedir. Dünyâya  uzaklığı 8.7 ışık yılı, büyüklüğü Güneş’in iki katı, parlaklığı güneş`inkinin 20 katıdır. Kış gecelerinde gözlenen bir yıldızdır, yüzünüzü kışın güney yönüne dönün, orada göreceğiniz, mavi beyaz ve kimi zaman diğer renklerde parlayan yıldız Sirius’tur.}

            Hermetik erme okulları kapanınca, kadim öğreti ; gelen Nebi ve Resûl’lerle toplumları uyandırmak için simgesel anlatımlarla mesajlara dönüştü.! Nitekim, 1930 – 1960 yıllarında Mısır’da yapılan kazılarda mabet veya piramitlerin girilebilen mahzenlerinde birçok haçlara rastlandığı söylenmektedir.! Hz. İsa Mesih’ten binlerce yıl önce hıristiyanlık mı vardı ? Dört unsurdan meydana gelen bedenin haçla simgelenmesinden başka birşey değildi.! O zamanlar mabedlerde erme işleminde kullanılan sembôllerdi.! Haç’ın merkez noktası kâlb, iki kolonun/çizginin kesiştirildiği “nokta” olarak soyut “öz”e tekâbül etmekteydi.! İnsânda ayaklarını birleştirip kollarını iki yana açtığında haç şeklinde bir durumunu şeklen oluşturmuyor mu ? Bu durumda kâlb merkez nokta olarak, özün, Rûh’un oturduğu ev, Kâbe konumundadır.! Kâbe’nin inşâsı bu sebeple soyut merkezi anlatımla çok önemli bir sırra işâret etmektedir.!Yakın zamanda Batı ekôlünde bu kadim “öz” öğretisi, Aziz Christian Rosencreutz tarafından ‘Gül Haç’ ismiyle ‘haçın orta, merkez noktasında açmış bir gül’ simgesiyle yerini almıştır.! Bu “öz” öğretisinin Doğu ekôlü (Tibet ekôlü) ise Tibette oturan çok az kişi (2-3 kişi) tarafından görülen üstad Mahatma Morya tarafından Azize H.P. Blavatski kanalıyla verilmiştir.! Bu öğretilerin tamamı ismi farklı olsada, bilinmese de temellerinde; HAKK ALLAH tarafından tescil edilmiş, “İbrahim’in Hanif Dini” olan “Öz” yoludur.! Doğu olsun, Batı olsun, Orta doğu olsun, ‘gerçek’ ezoterik  ekôllerin üstatlarına sorun : ‘öğretinizin amacı nedir ?’ diye ; size kendinizde saklı özünüzü, rûhunuzu bulmayı tarif edeceklerdir.! İşte en son Resûl, Hz.Muhammed s.a.v. efendimizin verdiği Kur’an mesajında bu metot ilk defa ismi ile HAKK tarafından ismiyle tarif edilmiş olan “Hanif Din”dir.! “İçyüz” öğretileri bilgi düzeyinde artık küresel dünyâya açılmışlardır.! Ancak uygulamalarındaki hassas püf noktaların açılmadan hâlen sırlarını koruduğu şeklinde düşünebiliriz.! Tüm ekôller öğretilerinin ancak açılabilir miktarını vermektedirler.! Bir de çok önemli olan husus şudur ki ; ekôlleri kuran üstatlardan sonra kaç tane ekôl orjin özünü kaybetmeden, saptırılmadan, yanlış yorumlanmadan, değişikliğe uğramadan bugüne kadar gelebilmiştir.?! Bunu gerçekten özüyle, hikmetle inceleyenler gerçeği göreceklerdir.! Şimdi olmasa da ilerde gelecekler bunu yapacaklardır.!

            İslâm’ın dış dünyâsı ise ezoterik sırlarla ancak tasavvuf ve batıni tarikatlardaki bilgilerin dışa sızmasıyla tanışmaya hâlen devam ediyor.! İçyüz bilgisi ile uğraşanlar oldukça yol aldılar ama bunun bedelini inanç ve iman müessesesinden tek taraflı karşı gözlemle yargılanıp, dışlanarak, aşağılanarak, kâfir, dinden çıkmış denilerek ödediler ve hâlen de ödemeye devam ediyorlar.! Türk İslâm Tasavvufçuları, Hoca Ahmet Yesevi, Lokman-ı Parende, Hazret-i Pîr Hünkâr Hacı Bektaş-ı Velî, Sarı Saltuk, Seyyid Ali sultan, Pîr Sultan Abdal, Fuzuli, Taptuk Emre, Yunus Emre, Mevlâna, Sultan Veled, Hallacı Mansur, Nesimi’ler ve daha birçokları olmasaydı durum nice olurdu, HAKK ve hakîkat yolunda hizmeti geçenlerin hepsini minnet ve şükranla anıyor, onlara teşekkür ediyorum..! Batıdaki kilise baskısının farklı şekli İslâm âleminde düşünmeye, okumaya, yazmaya engel ve  yasaklarla kendini gösterdi.! Çoğu ülkelerde de hükmünü sürdürmeye devam etmektedir.! Dünyâdaki varolan istisnasız bütün gerçek ekôllerin özü Hazret-i İbrahim’in “Hanif Din” metoduna dayanmaktadır.! Bu ‘özyolu’ öğretisi, “Kutsal Kitab”lardaki metinlerin içyüzüyle açılarak, ‘tam ismi ve açılımı’ ile ‘özdeyiş’ olarak 2002 yılında Ankara’da M.H.Uluğ Kızılkeçili tarafından “Kıyâmetnâme – Mesajlar” isimli eseriyle verilmiştir.! Toplum tarafından anlaşılması, özümsenmesi, idrâk edilebilmesi için uzun bir sürenin geçmesi bugün için maalesef kaçınılmaz görünmektedir.!

            Hazret-i İbrahim’in içte saklı tek Tanrılı dini, gelişen idrâklarla Hazret-i Mûsâ’nın “Tûr-u Sinâ” dağı olan kâlbinden ve belkemiği olan “Asâ”sından kendisini gösterdiğinde buna tâbî olacak insânlığın uzun süreçte yavaş yavaş oluşacağı ilâhi programı uygulayanlar tarafından biliniyordu.! Hazret-i  Mûsâ a.s.’ın “Elohim” dini aslında kadim Mısır geleneğindeki Hermetik öğretideki tek öz, tek Tanrı metodunun dışa açılması yâni, artık bütün yeryüzü için “Hattı müdafaâ değil, sathı müdafaâ” uygulamasıydı.! Tanrı bütün insânların Tanrısıydı.! Hazret-i İbrahim bu öğretiye Musa’dan önce işaret eden “Ata”sı olduğuna göre, demek ki Doğu ekôlü dışa açılımı çok daha önce başlatmıştı.! Doğu ekôlünü öğreten büyük üstadların (erenlerin/mahatmaların) kadim Mısır’daki Hermetik öğretiden haberi var mıydı ? Ayni soyut frekansta olanlarca, elbette vardı.! Soyut boyutta, yâni kaynağında Tanrısal “Hikmet” tek ve ayni değil midir ? Ayni soyut boyutta (frekansta) birlikle hareket eden ilâhi güçler yeryüzünde bölgesel misyon paylaşımı yapmış olmalıydılar.! Bunun aksi olabilir mi ? Nitekim temeli atan İbrahim a.s.’a Kutsal Kitab’larda peygamberlerin “Ata”sı yâni “Baba”sı diye hitap edilmesi sadece fizik değil aslında soyut plândan geldiği şeklinde de düşünülmelidir.! Nitekim Kur’an’da ki : “İbrahim’in milletinden, kendine kıyan beyinsizden başka kim yüz çevirir ? Biz onu dünyada seçkin birisi yaptık, hiç şüphesiz o, ahirette de iyilerden biridir.!” (Bakara-2/130.) Âyetiyle ayni zamanda O’nun soyut ahret boyutundaki yerine de işaret etmektedir.!

            Yukarıda yazılanların ışığında, burada çok önemli ve saklı bir hususa değinmeden geçemiyeceğiz..! Hz.Musa a.s. aslında Mısır’daki kadim erme okullarının kapanmaması için onlara “Elohim”ler tarafından gönderilen aşıydı..! Yozlaşmayı bitirip öğretiyi içyüzde tekrâr diriltmek için aslında onlara öğretilerinin devamı için kurtarıcı olacaktı..! O, fizik olarak da İbrahim’in soyundan değil miydi ? Hangi “sudan çekilmiş” olarak “Musa” ismini vermişlerdi ona ? “İbrahim’in suyundan !” Irmak/nehir simgesi mecazdır.! Musa ayni soyun mîrâsının temsilcisi değil miydi ? İbrahimi soyun varisi fizikten önce rûhanidir..! O özün temsilcisi olan varistir..! Olaylara baktığımızda “seçilmiş” “seçkin” önce “içyüzde” özle ilgili değil midir ? Fizik sonradan gelmiyor mu..? Her ne kadar Musa’nın kadim Mısır mabedlerinde inisiye olduğu söylense de, O da atası Hz.İbrahim a.s. gibi Hint kökenliydi.! O da zaten “öte taraf” kökenli (ibri) gönderilen kurtarıcı değil miydi..?! Kadim, antik zamanda dış dünyâdaki halklar (mabed dışı) tarafından, Tanrılar da denen, “Hakeren”ler yâni “Elohim”ler, yâni Kur’an’daki “Biz”ler ; en son Musa a.s. ile Kadim Mısır’a himmet mi ediyorlardı.?! “Hermetik” Atlantis öğretisinin ‘uygulamada’ki sonu Mısır mabedlerine yaklaşıyordu..! Çünkü “Mu” öğretisine sadık kalan Doğulular, Atlantisliler gibi öğretiyi çarpıtmadan, azmadan, uygulamadaki pozitif gerçekleri değiştirmeden ermelerine, içyüzde aydınlanmalarına devam ediyorlardı..! Her süreçte bölgesel (küçük afat / tufan / sel / deprem / kasırga /hastalık vs.) ayıklamalar normaldir, ancak Atlantis’in tamamen batırılması çok ayrı ve önemli bir gereçeğe işaret etmektedir..! “İçyüz”de aydınlanmaya devam eden toplumun helâk edildiği nerede görülmüştür, örneği var mı..? “İnka” ve “Maya”lara peygamber gitmiş miydi ? Elbette rûhsal önderleri vardı, ama içyüzde aydınlandıklarından bir peygamberleri yoktu, peygamberlerin geliş ve yaşadıkları yerlere bakılırsa en azından bu yönde bir iz şimdilik bulunmamıştır..! Atlantisin temiz çocuklarını İspanyollar katlettiler, altın için..!!

            “Biz, yoldan çıkan kavmi helâk eder ; yerine yenisini getiririz.!” (Enam-6/89.) “Elini koynuna sok, kusursuz bembeyaz çıkacaktır. Korkudan (açılan) kollarını kendine çek. İşte bu ikisi Firavun ve onun adamlarına karşı RABB’in tarafından iki kesin delildir. Çünkü onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır.” (Kasas-28/32.*) “Ey Muhammed ! Azim sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret ! Onlar için (azab hususunda) acele etme. Sanki onlar kendilerine vaad edilen azabı gördükleri gün dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kaldıklarını sanırlar. Bu bir tebliğdir. Hiç yoldan çıkan fasıklar topluluğundan başkası helak edilir mi?” (Ahkaf-46/35.) Başkaları da var ama bu üç âyet yukarıdaki yorumumuza hakkını kâfi olarak teslim etmiyor mu..?

            “Piramit”ler, “Hermes”in “üst üçüz”, “öz”, “Rûh” (RAHMÂN RAHÎM RÛH) öğretisinin simgesi olarak Atlantisliler tarafından inşâ edilmişti..! Kadim Mısır’ın Atlantis’in kolonisi olduğu hakkındaki görüşler doğru olmalıdır.! Çok ileride yeryüzünde “İbrahim milleti” tam oluştuğunda, bugünkü dünyâdan eser kalmayacaktır..! O zaman kim ve ne olduğumuzu, nereden beri yolda olduğumuzu, hangi yollardan geçtiğimizi daha iyi idrâk edeceğiz…! Hz.Muhammed s.a.v. inanmayanların, O’nu kabûl etmeyenlerin, O’na inanacaklarına adınız gibi emin olabilirsiniz..! Gerçeklerden, ölümlü hiçbir kimse kaçamaz..! İbrahim’in öğretisiyle yola çıktık, İbrahim’in gerçeğine yürümeye devam ediyoruz..! Sahi biz kimleriz..? Bundan önce kimlerdik..? Bu gerçekler ışığında târihe ibretle bakmak lâzım diye düşünüyorum..! Alınacak, uyanacak, uyandıracak çok dersler olmalı..! Yukarıdaki yorumumuz ileride gelecekler tarafından irdelendiğinde üzeri hem bilinerek hem de bilinmeyerek örtülmüş gerçekler gün ışığına çıkacaktır.! “Gerçek” asla kaybolamaz, kimse tarafından kaybedilemez.! İnsâna göre çok uzun, HAKK’a göre çok kısa bir süre için saklanabilir, tahrif edilir ama “O” hakîkati her zaman güneş gibi ortaya çıkarmasını, çıkartmasını bilir.! Geriye dönüp baktığımızda hep böyle değil mi ? Kova çağında kim bilir hangi bilgileri verecekler, neler olacak.?

            Günümüz dünyâsında öğrenme ve uygulama bazı ekôller dışında genelde kişisel olmakta, bu da beraberinde yanlış bilgi ve tehlikeli deneyimleri getirmektedir.! Yanlış yorum ve uygulamalarla vakit kaybedilmeden gerçeğin özüne dönülerek içyüzde sağlam ve tehlikesiz olarak uygulanmalıdır.! Kişi kendinde saklı asıl kendi özü ile meditasyon / yoga / kendi içine çekilerek tanışabilir ve bunun aşamalarına özünün izin verdiği kadar deneyimlerle yoluna devam edebilir.! Bu metot da acele ile iş görülmez, ahlâk yapısının kuvvetli olması ve özünün her imtihanını kazanmakla, sabırla, bilinçli yaşayarak, deneyimler kazanılır.! Hayâtlarda kazanılan deneyimler bir sonrakine aktarılır ve tam yetkinlik liyatını kazanasıya kadar devam eder.! Nefsinin tuzaklarına düşmeyen kişinin yükselmesi kolaylaşır..!

            Peygamberlerin gösterdikleri mucizeleri, 7 frekansta (titreşim) ayağa kaldırıp tam yetkinliğe kavuşturdukları “Asâ”ları yâni ‘Kundalini’lerinden çıkan hikmetler ; bilinçle yönlendirdikleri hedeflerde ortaya çıkartıp insânlık için sergiledikleri eserlerdi.! İşin içyüzünde, özünde saklanan en üst derecede ermelerini anlatan sırlarıydı.! Nitekim, Kur’an’da ; en son Resûl Hz.Muhammed Mustafâ s.a.v.’e “Biz sana iki yedi ve azim olan Kur’an’ı verdik” der.! Dinde uzman (!) olduğunu söyleyenler..! Bunun içyüzünü bilemeyip anlayamadıklarından, orjinal âyette asla yazmayan : “Tekrarlanan yedi âyetli Fatiha’yı verdik” diye tamamen yanlış olarak çevirirler.! Onlar nereden bilsinler ki ; “İki yedi”, kişinin içinde belkemiği denen mağarasındaki “Rûh ve Sekine” denen “Pozitif ve Negatif” ilâhi güc olan iki kutbdur..! “Çift kanal omurilik”te oturmaktadır..!  “33 omurdan” oluşan çift kanal toplamında “66” eder ki bu sayısal ebced iliminde tam olarak “ALLAH” lâfzına denk gelir..! ALLAH’ın gücüne simgedir..! Tevrat’ta “Tanrı insânı kendine benzer surette yarattı” âyeti, fizik benzerliği değil insânda saklı ilâhi şemalara atıftır..! Bunu da anlayamadılar, hâlen tartışıyorlar..! 7 frekans, “33” şerefeli, “öz”le, “RÛH”la cem olunan insân denen mabeddir, bu mânâda camidir..! “33”lük, “66”lık tespih dizini bu gereçeğe simgedir.! “ALLAH’ın gücü denen “kudretli iki ELİ” budur..!” “Hz.Yakub’un göklere çıkan merdivenidir.!” Erenlerin girdiği / girebildiği bu soyut mabedde, gerçek tespih, içyüzde herbir titreşimi “sessiz” sesle hakkıyla zikretmektir..! “33” şerefeden ayni anda “salât’ı doğrultarak”, Yâni “OL” deyip olduran “ses”i çıkartmaya çalışmak ve sonunda en üst frekansa çıkarak çıkartmaktır, kısacası Kur’an’da “Biz” diye konuşan “Zât”lara katılmaktır..! Bunun ötesi “Kur’an-ı” veya diğer Kutsal Kitabları tam mânâsında içyüzde soyut âlemde hakkıyla okumaktır..! Hazret-i ÂLÎ’nin deyişiyle : “Ene Kur’an-ı natık.!” “Ben konuşan Kur’anım” deyip de ne yazık ki cahiller tarafından hem o zaman hem de bu zaman anlaşılamamaktır / insânların O’nun neye işâret ettiğini hâlen daha anlıyamayışıdır..!!! Hazret-i Âlî’yi kılıçla değil, işin içyüzünde cahillikle katlettiler..! Cahillik, ilâhi ihânete dönüştüğünde ne beklenir ki ? Hem Resûl’ün hem de O’nun içlerinde saklı özlerini anlamadılar..! O zât “Kâbe”nin içinde doğmamış mıydı.? Bunu kısaca “Diri” okuma ; başka mânâda “OL dedik”, “Oldu” olarak idrâk edebilirsiniz.! “Biz”lere katılmak, öğretinin en zor ulaşılan ve en zor uygulanan boyutudur.! “Kıyâmetnâme – Mesajlar” eserinde bunlar “özdeyiş” olarak anlatılmaktadır.! “7 frekansın” tamamını tam olarak elde edebilmek çok uzun dünyâsal evreleri kapsar.! Her evrede hiç hatasız mezun olmanın yanında her hâyâtın puanlarının bir öncekinden daha iyi olmasını gerektirir.! İnsânlığa severek, isteyerek, karşılıksız, aşkla, fedakârlıkla çok hizmet verilmesi gerekir.! Her biten misyondan sonra vakit geçirmeden hemen yeni bir misyon alarak tekrâr geriye gelmek gerektirmektedir.! Bu durum, Özü tam “Feth” ederek, “Fatih” olmanın ta kendisidir..! En büyük kurtuluştur, yaşayan ölüleri dirilten rahmettir.! “Ölmeden evvel ölünüz”deki kurtuluşa simgedir.!

            Sözde değil hakîkatte içte bu “İki yedi”ye sahip olan Hazret-i Muhammed s.a.v. bu gerçeğe şöyle işaret etmiştir ; “Yunus’un mîrâcı benden aşağı değil !” “Çoğu insânın bilmediği”(Rûm-30/30.) Ezoterik “Hanif Din İslâm” ekôlünde “Mîrâç” olayı, ‘belkemiğinde saklı özü’, ki Doğu ekôlü buna ‘kundalini’ deyip ; tam olarak ayağa kaldıran kişinin aydınlandığını kabul ederken, İslâm da buna “Mîrâç” kişinin içinde saklı “özüyle birleşme” diyerek tüm ekôlleri özünde örtüştürmektedir.! ‘Barış’ ve ‘teslim olmak’ da denen İslâm, kişinin özü ile birleşmesiyle, ona teslim olmasından başka birşey değildir.! Kur’anda buna ; Hz.İbrahim’e hitapla : “RABB’i ona, “İslâm ol !” emrini verince, o “Ben âlemlerin RABB’ine teslim oldum.” dedi.!” (Bakara-2/131.) Âyetiyle işaret edilmektedir.! “Biz, size şah damarından yakınız” diyen öze teslim olmaktır.! (Kaf-50/16.)

            İçyüzde, özünle yâni “Rûh”uyla birleşmedir.! Buna “Büyük kurtuluş”, “Büyük ödül / ecir”, “Erme” de denir.! Nefse karşı yapılan gerçek “cihat”tır, fâni değil, hakîki bâkiliği “Fetih”tir.! Özüm diyor ki :  ‘Oğlum Hürmen, kızım sana söylüyorum gelinim sen anla..! Elindeki yâni içindeki altını bakıra değişme.! Elinde bakır varsa onu içte altın yap, en büyük ve gerçek rûhani simya budur..! Fizik simyayı zaten şimdi kimya yapıyor, boşa vakit geçirme..! Dışta değil, içinde “iki yedi”den zenginleş de onlar gibi “Belini” doğrult, ilâhi antenini soyut âleme çıkar, alıcını çalıştır da o ezelî “ANA”ndan ilâhi sütü em..!’

*

               Tanrısal kontrol ve işleyen ilâhi program – kişisel uyanış..!

            Hangi ekôl olursa olsun ilâhi güçten veya bilgiden yoksun değil ; ancak kabûl edilen ilâhi metotları yorumlayanlarca yeterince hakkıyla tarif edilememiş addedilmelidir.! Çünkü fizik plân Tanrı’nın kontrolu dışında sahipsiz bir bölge değildir.! HAKK’ın haberi olmadan hangi âlem veya plânda kim ne yapablir ki ? Olagelen herşey “O”nun tarafından kontrol altında ; oluşumuna, program dahilinde yoluna devam etmektedir.!

            İnaçların dış yüzündeki zıtlıklar, derin ve gizli öğretilerin özlerinde uyum içinde birdirler.! Aralarındaki fark, idrâk ve uyguladıkları metotlardadır.! Kimi metot eşek hızı, kimisi at hızı, kimisi bisiklet, kimisi motorsiklet, kimisi oto, kimisi uçak, kimisi de füzedir ki ; kişinin liyakatına göre seçilir.! Seçilip uygulanan metoda  göre sona varışta farklılık arz etmesi normaldir.! Kimi çok önce, kimi ondan çok sonra, kimi de çok uzun bir süreç geçtikten sonra erecektir.! “Babanız İbrahim’in yolu olan dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır.!” (Hac-22./78.)  “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırd edilmiştir.!”  (Bakara-2./256.) Âyetlerinden de bunu anlayabiliriz. Yolu kısaltacak metot varken kimisi, idrâk ve rûhani gelişimine göre uzun ve geç sonuç verecek olanı seçer.!

            “Din” diye tarif olan bütün ilâhi metotların özü “HANİF DİN” denen “içyüz”de saklı özü bulma yoludur.! Bu ilâhi ve tek doktirinin temel sebebi ise, yaratıcının yaratım formülünde değişiklik yapmadan hep ayni formülle fizik insânı, şeffaf âdemi ve diğer onlardan “üstün olanlar”ı yaratmasıdır.! Kur’an-ı Kerim buna : “O hâlde yüzünü dine bir hanif olarak tut ; O ALLAH fıtratına ki insânları onun üzerine yaratmıştır ! O ALLAH yaratışına bedel bulunmaz, doğru/sabit/değişmez din odur ve lâkin insânların çoğu onu bilmezler !” (Kur’an : Rûm-30./30.) Âyeti ile ışık tutmaktadır.!

            Günümüzün araştıran insânı birçok bilgi içinde boğulup, kavram kaosu yaşadığından yol seçiminde zorlanmakta, birçok zor metotlarla idrâkını kitleyip kendi içinde saklı özünden uzak kalmaktadır.! Kişi kendini dışa yâni yanılgılara kapatıp içe, öze açmalı ; tüm nefsani davranışlarını içindeki özü ile kontrol altına alarak içindeki hayvânları susturup hakîkat yoluna bu şekilde bilinçle adım atmalıdır.! İlerleyen safhalarda içinde saklı özü ona zamanı geldiğinde birşeyler vermeye, sessiz sesiyle seslenmeye başlayacaktır.! Kişi ilk “hakîki farkındalığını” bilinçli olarak yaşadığında artık uyanışını yapmış sayılabilir.! “Sabır, azim, ahlâk, sevgi, çok arzulu istek, çok çalışma, özsel aşk, bedeni ve nefsani temizlik, kendini tüm insânlığa hizmet için feda eyleme arzusu” bu gelişimi sağlıklı bir şekilde hızlandıracaktır.!

            Kişi, içinden “Ona şah damarından yakın”(50/16.) olan özü tarafından izlendiğinden hakediş reçetesi öz doktoru tarafından günlük hatta anlık liyâkatine göre kendisine olaylar şeklinde simgesel olarak yazılıp gönderilebilir.! Yaşanan hayâtı monoton, basma kalıp  olmaktan çıkarıp ; canlı, diri ve yaşanır kılan da bu olacaktır.! Olaylar, fizik veya metafizik gelişebilir, önemli olan kişinin ; heran, heryerde özüyle mesaj alışverişidir.! Aracısız, rûhbansız, yalancısız, dolancısız, menfaatçısız, sade, temiz, riyasız, kabullenme, hakkına razı olma, her an yeni bir gerçeğe uyanma ve görme şeklinde geçen dolu ve gerçek bir hayât.! Ölü konumdan diri konuma geçerek, ne için buraya geldiğinin farkındalığını yaşayıp idrâkını daha üst seviyelere çıkartabilecektir.!

            Bu durum kişinin farkında olmadan özünden gelen her ilâhi eylemde içindeki gücün biraz daha uyarılmasına katkı sağlamasının yanında kişinin sağlıklı olarak metodu uygulamasında yardımcı olacaktır.! “O”, içte saklı gücün uyarılması, ilk defa kıpırdanması ve 1. derecede veya frekansta/titreşimde ayağa kalkması birbirinden çok farklı safhalardır.! Uyarılması, kişiye o zaman kadar gördüklerinde göremediklerini gösterir, kıpırdanması yolun asıl başlangıç kapısıdır ki özü tarafından erme yoluna aday kabûl edilebileceğinin ilk işareti olarak kabûl edilebilir. Erme mabedinin kapısına gelmiştir.! Sezgileri artar, hisleri kuvvetlenir, küçük vizyonlarla tanışır, geçmiş yaşantılarından ‘kesitler’ görebilir, bunları anlamaya çalışır çünkü rüyaya benzemediklerini yaşarayak müşahede eder (kişiye göre değişir), olaylardan çok önce olacakları bilmeye ve görmeye başlar.! Ama kişiyi içinde yaşadığı durumuna göre oldukça yıpratır ve korkutur.! 1.frekans/titreşim açılımında ise, ki eskiler buna “tıpayı çıkarma”, “Alâaddinin sihirli lâmbası” derlerdi ; ayağa kalkan içte saklı “O” Zât’tan başka kimse kalmaz, kalamaz.! Bir kişilik yer vardır.! “Mağara yatırı” artık kalkmıştır.! İnsân denen kabirde aslında özü olan yatır yatmaktadır.! Bu kabir tek kişiliktir.! Fizik beden ölünce de öyle değil mi ?  ‘O gün fizik dünyâ, fizik olmayan başka bir şefaf “Arz” ile değiştirilir.!’ Buna Kur’an’da şöyle işaret eder : “Onlar, sadece bu dünyâ hayâtının dış yüzünü bilirler. Ahiretten ise onlar hep gafildirler.!” (Rûm-30./7.)

              Ahret buradan görülemiyen soyut, iç boyuttur.! O iç boyutu görmek “Kıyâmet” denilen anı yaşamaktır.! Fizik perdenin kaldırılmasıdır.! ‘Üçüncü gözün açılmasıdır.!’ “Ölmeden evvel ölmek”tir.! “O saatin zelzelesine can dayanmaz” (Hac-22./1,2.) denen âyetin içyüzde yaşanarak gerçekleşmesidir.! İçyüzde yaşanan müthiş bir yıkımdır, çok kuvvetli gerçek bir zelzeledir, buna dayanabilmek her kişinin harcı değildir, zaten “ölüm” denen “son” da bu şekilde üst perdeden seslenen “O müthiş sesle” gerçekleşmektedir.! Yaşarken ‘aday’a özü tarafından az az yaşatılarak dayanıklılık ve deneyim kazandırılır.! Aslında tüm kutsal Kitablar küçük bir âlem olan bireyi, insânı anlatırlar ama dış yüzünde hep farklı algılanıp, yorumlanmışlardır.!

            Bu sebeple “İlâhi ezelî Asâ” veya Doğudaki diğer adıyla “Kundalini” öğretisi her kişinin hemen yapabileceği bir uygulama değil, sonu ölümle veya çok daha zor şartlara muhatap olacağı, bedelini çok pahalı ödeyeceği tehlikeli, geri dönüşü olmayan/olamayan bir deneyim olabilir.! Bilinçsiz ve bilgisiz yapılacak uygulamalar kazanmaya değil, ancak kaybetmeye mahkum olmaktır.! Bilginin bilinçle öğrenilip, fizik şartlarını yerine getirip ; soyut uygulanmasını kendi içimizde saklı özünüze bırakmamız en emin, en sağlam metot olmalıdır.! Ateşi ateş olan, ışığı ışık olan tutabilir veya ona katılabilir.!

*

              Soyut Bilinç – Kıyâmetler – Asâ’nın kalkması, asıl uyanış  – İblis ve görevi..!

           Gerçeği anlamak için sâf kozmik bilinci yakalamamız gerekir.! Kozmik bilinç (ışın) maddeye düşerken soyut efsafını kaybedip düşünceye dönüşür.! Kozmik ezelî bilgiyi biz burada düşünce olarak algılıyoruz. Soyut hâlinden maddeye tercüme edilirken yoğunluk kazanarak maddeye dönüşmekte ve donmaktadır.! Kendi özünü bulamamış insân ve insânlık bununla yetinmek zorundadır.! Orjinal hâlini, özde yâni içi uzayda saklamaktadır.! O, “diri”, canlı, renkli ; ve bir kimliktir.! Tanrısal âlemde bulunan herşey için ölülük değil dirilik vardır ; ölü yâni donuk cansız konum madde âlemindedir.! Kozmik sâf ilâhi ışın soyutluğunu yitirdiği kapıdan girdiğinde buraya aslına göre ölü olarak yansımaktadır.! Vahiy, ilham, feyz, düşünce, kişinin liyakatine göre onun farklı yansımaları olmalıdır.! “Vahiy”, “Doğuş”, kâlbe yâni soyuttan soyuta diri ve orjinalliğini kaybetmeden direk “Sekine” olarak inmesi; ilhâm, esin, feyz de düşünce şeklinde beynin sağ veya sol yanından kalitesine göre yine de kâlbe bağlı idrâk olarak ortaya çıkması olmalıdır.! Nitekim Kur’anda Cebrail a.s. için “vahyi” Hz.Muhammed’in “kâlbine indirdi” (Bakara-2/97.) demektedir.! ‘Beynine indirdi’ demiyor.! Vahy’de beyin devre dışı kalmaktadır.! Burada ‘Kan’ın sırrı önem arz eder.! ‘Kan’, can (Tevrat), nefis demektir.!  İlâhi bâkir değer olan “Hikmet” ona teslim edilemez.! Çünkü o, her zaman parazit yapar.! Kontrol her zaman içte bulunan ilâhi öz RABB’imiz tarafından yapılır.! Uygulama da ise serbestlik vardır ; buna göre de özün soracağı hesap, vicdân ; ‘sessiz sesle’ iç boyutta yargıç olarak yargılar.! Bu yargıç “Eski Mısır”da “Hor” yâni kâlbde oturan, (Eski Yunancada : Horus) ‘Vicdân Tanrısı’ denen gücü temsil eden “Rûh”tu.! Tasviri ‘şahin kafası ve göz’ olarak simgelenmişti ve başında ‘beş köşeli’ yıldızla temsil edilirdi.! Eski Mısır’ın “vicdân dini”, daha ; kadim mabed erme okulları kapanmadan önce Hz.İbrahim a.s. ile kendi içindeki özünü bilme ve bulma metodu denecek “Hanif Din”e dönüşmüştü.! Kadim Mısır mabedlerinin o zamanlarda çağdaşları olan Hz.İbrahim’den haberleri yok muydu ? Olmaz mı ? Vardı.! Erenler eski Mısır mabedlerini niçin terk ettiler ? İbrahim’in dinine hizmet etmek için başka yerlerde farklı misyon alacakları için olamaz mı ? Eski Mısır’ın ‘Vicdan Tanrısı’nın adını taşıyan ‘Hor’ isimli şehri, Musâ’nın “Elohim”le görüştüğü “Tûr-u Sinâ” yarım adasındaydı..! Haritadan “Sinâ” ‘yarım adası’na bakınız bir “kâlb” şeklinde “Kızıldeniz”e uzanıp onu yardığını göreceksiniz..! Ne tesadüf mü diyeceğiz.? Bu kadar yazılan gerçekten sonra gerçeklere ayıp olmaz mı ?

            Çok eskilerde, gelen veya alınan ilâhi mesajın çözünürlüğü, kadim ezoterik öğretilerdeki ‘dans’ ritüelleriyle de anlatılırdı.! Eski Mısır’ın mabetlerinde buna benzer bir uygulama yapılıyor muydu acaba ? Özellikle kadim Hint ekôlünde bu uygulamalar kişisel veya toplumsal mesajların anlaşılması için canlı resim, hareket dilinden başka birşey değildi.! Mahatma veya Guru’lar derin meditasyon veya transtan başka bu dille de mesaj alırlardı.! Ne yazıkki bu ritüeller günümüzde ‘kadın dansöz’ oyunları olarak algılanmakta ve amacından saptırılmış olarak uygulanmaktadır.! Çok çok az insân bununla soyut âlemde tanışmış ve ne olduğunu anlamıştır.! O zaman dünyâya baktığında bir ömür yaşamaya mecbur olduğu yerin aslında ölülerle dolu bir mezarlık olduğunu mu görmektedir.? Yaşayan, insân denen ölülerin toplanma yeri.! Kur’an buna : “Yeryüzünü bir toplanma yapmadık mı ? Gerek diriler, gerekse ölüler için.!” (Mürselat-77/25,26.) Âyeti ile ışık tutmaktadır.! Bu, kâlb gözü kapalı olanlarla açık olanlar için de ayni mânâya gelmiyor mu.? Hazret-i Muhammed s.a.v. hakîkatin burada görülenden veya algılanandan çok farklı olduğuna çok daha üst boyutta “Ya RABB’i bana eşyanın aslını göster” diyerek işâret etmiştir.! Kendimizi içimizde saklı kendi ilâhi özümüzle diriltmeye ve onunla soyut gerçek diri âlemde yâni iç boyutta sohbet etmeye başladığımızda ve en önemlisi de ilk görüntülerle tanıştığımızda ‘asıl uyanış’ımızı yapmış olacağız.! “Tabirci Yusuf” özümüz olarak son nefesimizde güya gözü açık yaşadığımız, rüyâ olan hayâtımızı tabir edecektir.! Kıyâmette “Tez görülen hesap” bu olmalıdır.! “O pek tez hesap görür.!” (Enam-6/62.)

            İlâhi yasalar soyut plânların yanında madde âleminde de bu gücü hükümdar yapmak amacıyla işlemektedir.! ALLAH’ın yasaları değişmediğine göre, o yasanın işlerliğiyle değişmesi gerekenler vardır.! Herşey ilk soyutta başladı tekrâr başladığı soyut hâline gelecektir.! Bu kaçıncı kuruluş ? kaçıncı yaratımdır ki istenilen hâle henüz gelinmiş değil midir ? diye sorarsak buna cevabı yine kendimizden vererek bulabiliriz.! Biz şu an ne durumdayız ? ne kadar tekâmül edebildik ? ne kadar ışıklıyız ki ?  daha madenler, bitkiler, hayvânlar ne kadar ışıklılar ? Birbirini arıtan müthiş bir döngü ilâhi gücün etkisiyle hâlen çevrimini sürdürüyor ve daha milyonlarca yıl da sürdüreceğe benziyor.! “Dağlar atılmış renkli yünler gibi olur.!” (Kaaria-101./5.) “Dağlar serpildikçe serpildiği. Dağılıp toz duman haline geldiği.Ve sizler üç sınıf olduğunuz zaman.!” (Vakıa-56./5,6,7.) Bu âyetler kişisel ve genel kıyâmeti ne kadar güzel öz olarak tarif etmiş.! Kişi kıyâmet denen ‘ayağa kalkmayı’ ölümünde, eren erdiğinde yâni Hazret-i Muhammed s.a.v.’in söylediği gibi : “ölmeden evvel öldüğünde”, yeryüzü ise içindekilerle en son devresinin finalinde görecektir.! Son şekli şimdilik bize çok uzak, gelecek zamandır.! Ama diğerleri, erecek ve ölecek kişi için de o kadar yakın.! Geçmiş ve gelecek o ilâhi noktada saklı olarak herkezi özünde “Biz” olarak beklemektedir.! (Kaf-50./16*, 38.) (Leyl-92./12.) (Gaşiye-88./25,26.) “Asâ”sını çölde yâni kendinde Mûsâ gibi kaldıran “Musa” olup kurtulmuştur, Hazret-i İsa Mesih de bunu müjdelediğine göre sadece bu mesaj bile içinde ilâhi sırrın her gizini saklamaktadır.! Şunu da unutmamak gerekir ki “İblis” de insân oğlunu kandırmak için “izin” aldı ve bu iznini her şekilde, her zaman, her yerde mükemmel olarak kullanmaktadır.! (Hicr-15/36,37,38,39.) (İsra-17/63,64.) Tanrı da insânı buna karşın “Dünyâ imtihan yeri”, “ona kanmayın” diye uyardı ve içten de ayrı ayrı her insânı özü olarak da uyarmaya devam ediyor.! Duyan var mı ? Uyan var mı ? duyan ve içyüzde “O”na uyanlara ne mutlu.! İblis, aslında bu hazinenin ilâhi yasa tarafından cennetten çıkarılarak, tayin edilmiş bekçisidir.! “Emâneti ehil olanlar alsın” diye.! Lütfen söyler misiniz ; hangi padişah hazinesini eşkiyaya yağma ettirir ki ?

*

            ALLAH’ın değişmeyen yaratım formülü – Sonuç..!

            Gerçek değişmeden gerçekliğini sürdürmektedir.! İnsânlar ayni gerçeği farklı, idrâklarla tekrârlamaktadırlar.! “İlk” ve “son” O olduğuna göre arada anlatılanlar nedir ? Işık olamayan ışığı ne kadar tarif edebilir ki ? Işık olanın ışık vermesi gerekir, gelen tüm ışıklı Nebi ve Resûller gibi..! Kadim öğretilerdeki  öz, asâ, kundalini öğretisinin yukarıda yazdığımız âyetlerle, Kutsal kitablarda nasıl simgelerle anlatıldıklarını ; aslında öğretinin değişmediğini ancak genel olarak yayılması için isim ve metot değiştirerek ortaya farklı surette çıkmış olduğunun artık kabûl etmeyenler tarafından da kabûl edilmesinin zamanının geldiğine, Kıyâmetnâme – Mesajlar kitabında özdeyiş olarak yazılanları biraz açarak işaret etmeye çalıştık..! Fakir, inşâllah ileride çok daha farklı bir çalışmayla bunları yorumlamaya devam etmek istemektedir..! Bizi takip ederseniz, sizi sizde saklı gerçek içyüzle tanıştırmaya devam edeceğiz..!

            “ALLAH’ın fıtratı” (Rûm-30/30.) yâni “yaratım formülü” denen olgu değişmeden devam etmektedir, edecektir de.! Bu formül her insânın içinde özü, rûhu olarak saklanmıştır ; onu bulmak eski veya yeni tüm ekôller tarafından müjdelenen en büyük kurtuluş “Ortak fıtrat”, “Orta yol ehli/ümmeti” yâni “Ümmet-i vasat.!” İbrahim’in “Hanif Din”i denen, “Ezelî ve ilâhi Asâ”yı Hz.Mûsâ gibi ele almanın “Öz yolu” dur.!

            Geçmiş en kadim zamanlardan günümüze kadar yaratılan istisnasız her insân, ölünce içinde saklı ilâhi özü tarafından yargılanmıştır hâlen de öyledir ve hep de öyle olacaktır.!Buna içinde vicdân olan yargılayıcı özün sesi fazlasıyla herşeyi bilerek ve kişiye hükmünü yalnız onun duyabileceği sessiz sesle içinden söyleyerek yeterince ışık tutmuyor mu ? Her an kişiyle birlikte olan “O”dur.! “O” kişinin her fiiline ve düşüncesine kişiden daha yakın ve ortak olarak şahit olmutor mu.? İster Japon, ister Patagonyalı, ister Zenci, ister Eskimo olsun her insânı kurtaracak, aydınlatacak Mesih’i veya Mehdi’si [sözde değil de içte gerçek Hidayet edicisi] içinde özü olarak beklemektedir.! İçteki saklı özünün ismi : “terbiyeci, “RABB”, “RÛH”, “BİZ”, “ÖZ”, “O”dur !” Kişi her nefeste istese de, istemese de, inansa da inanmasa da “O”nu zikretmektedir.! En kadim zamandan bugüne, görebilmek için “yüzündeki örtüsü kaldırılacak”, asla değişmeyen ve değişmeyecek ilâhi ezelî ve ebedî güzeller güzeli “O”dur.! Kadim Mısır’ın Tanrıçası “yüzü örtülü bakire İsis”idir.! (İziz). Mabedin kapısında O’nu tasvir eden heykelinin dizlerinde kapalı bir kitap vardır ve heykelin altında şöyle yazmaktadır : “Hiçbir ölümlü benim yüzümdeki örtüyü kaldıramamıştır.!” Binlerce yıl sonra Hazret-i Muhammed s.a.v.’in “ölmeden evvel ölünüz” deyişi bu güzel içte saklı özün, yaşarken ;ermeden veya ölünmeden asla görülemiyeceğine işaret eden gerçekle örtüşmüyor mu.?! Ölmeden, “O”nunla sesle de olsa “Vicdân” perdesinden mutlaka tanışmaya çalışın, “O”nu çok arzulu, aşkla isteyin ; “O” içte sizi bekliyor, “O”nunla ölümde değil ondan önce “Yüceler”in “ÖZ YOLU” olan, Ata Hz.İbrahim’in “HANİF DİN”inde buluşun.! Şu gördüğünüz dünyâyı bilmediğiniz gerçek dünyâ ile değiştirin..! Siz kâlben aşkla gerçekten isteyin yardım gelecektir..!

            Bu yazıyı kaleme almamıza vesile olan gerçekler adına ve yazmayı nasip ettiği için Sevgili ALLAH HAKK RAHMÂN RAHÎM RABB’ime sozsuz teşekkür ederken, tekâmül denen bu çok uzun süreçte insânlığa büyük hizmeti geçen gelmiş geçmiş tüm katlardaki/frekanslardaki “Erenleri”mizi yüksek sevgi, sadakat ve derin hürmetlerimle kâlben selâmlıyor insânlık adına onlara “Özüm”den teşekkürlerimi arz ederken bütün insânların içlerinde saklı özlerine uyanış yaparak yepyeni bir dünyâ kurmalarını niyaz ediyorum…!

*

Tüm insânlığa, sevgi ve selamlarla ;

Copyright © “C.Hürmen S.” 29.03.2004

www.ondokuz.gen.tr

www.ondokuzbiz.com

www.19muhammedali.com

All rights reserved.

Her hakkı saklıdır.

“Yazarından izin alınmadan hiçbir şekilde alıntı yapılıp kullanılamaz.”

*

 66: ALLAH (Ebced hesabına göre ALLAH isminin sayısal değeridir.)

108: HAKK (Ebced hesabına göre HAKK isminin sayısal değeridir.)

ÂLÎ: isminin mânâsı arapçada ‘Yüce’ demektir. (Ayn-Lâm-Ye harfleriyle yazılır.)

Kün: Ol (Arapça)

*

İlâhi Asâ – Kundalini :

*Doğu mistismindeki yoga felsefesinde vücutta pasif (hareketsiz) olarak bulunan rûhani enerji. Negatif ve pozitif çift güçle temsil edilir ve kuyruk sokumunda çöreklenmiş bir yılan şeklinde bulunduğu kabûl edilir. Ayağa kalkmış şekli belkemiği simgesi olan Asâ’ya iki tarafından dolanmış “çift yılan” olarak simgelenmiştir.! Bu tasvirin Hermes’ten geldiği kabûl görmektedir. (Yeni bilgi edinecekler için yukarıda yazının başındaki görülen tasvir/resimdir.)

*Târihi kaynaklarda : Hz.İbrahim a.s.’ın yaşadığı zaman M.Ö.1900 yy. Hz.Musa a.s.’ın yaşadığı zaman, M.Ö.1300 yy.ortaları olarak kabûl edilmektedir.!

*Bu yazımızda detayların karşılaştırılmasını değil, konuda saklı gerçek ilâhi simgelerin özünü, içyüzünü günümüze uygun idrâk dahilinde özdeyiş olarak yansıtmaya, açmaya çalıştık. Bu sebeple isteyenler konu hakkında şimdiye kadar yazılmış binlerce eseri ve detaylarını inceleyebilirler.

*Şerefe : Minarelerde çepeçevre ve çıkıntılı olarak bulunan ezan okunulan yerdir.!

*Sayın okurlar metinde olabilecek gözden kaçan imlâ hataları için peşin olarak özür dilerim./ saygılarımla, CHS.

*Print yapacaklar için bilgi : “word döküman olarak 20-21 sayfa tutmaktadır.”

*

Kaynaklar :

Kur’an-ı Kerim Hz.Muhammed s.a.v.’in mesajı

Tevrat (Eski Ahit)  Hz.Musa a.s.’nın mesajı

İncil    (Yeni Ahit)  Hz.İsa Mesih a.s.’ın mesajı

“Kıyâmetnâme – Mesajlar” Uluğ Kızılkeçili – 2002 – Ankara.

“Dünyâ Mitolojisi” – D. Rosenberg

“Meydan Larus” – Büyük Lugat ve  Ansiklopedi.

“Düşünce Târihi” – O.Hançerlioğlu

“Dünyâ İnançları Sözlüğü” – O.Hançerlioğlu

M.E.B. Türkçe sözlük

Osmanlıca – Türkçe Lûgat / F.Devellioğlu

CEVAP VER