Hikmetli mektuplar (20) Miraç peygamberlere mi mahsus

0
1311
Hikmetli mektuplar (20) Miraç peygamberlere mi mahsus
5 (100%) 2 vote[s]

Miraç peygamberlere mi mahsus

aih ( 2/7/2015 )
———————————————
Âmin hocam. Geceki kamer saatinde başladım yeni zikrime, hamdolsun.

Rabbim bu güveninize, beklentilerinize layık olmayı nasip eder inşaallah. Cihat ve mücahitlik ile ilgili verdiğiniz değerli bilgilerle, bu konuda hep takılmış olduğum bir düğüm çözüldü. “Rabbi zidni ilmen ve fehmen ve imanen” zikrinin etkilerinden birini de böylelikle yaşamış oldum çok şükür.

Bir diğer düğüm ise ‘ARAYAN BULUR’ başlıklı hikmetli mektubunuzda çözülür gibi oldu. Yani, içten içe sorduğum bir soruya bu yazınızda cevap var. Ancak, yeterince anlayıp sindiremedim. “Rabbimiz bir bakıma ruhumuz mu oluyor ?” gibi bir soruydu bu. Yazınızın “…Öteki ben dediğin ruhundu. Yani rabbindi. Beriki ben dediğin nefsindi…” kısmında buyurduğunuz gibi soruma cevap aldım çok şükür.

İsra Suresi, 85. Ayette: “Ruh, Rabb’imin emrindendir…” buyurulmuş. Yanlış anlamıyorsam her bir mahlûkun ruhu, külli ruhun cüz’leri oluyor. Külli ruh ise Rabbimiz mi oluyor? ‘Her şey O’ndan bir parça, ama hiç bir şey O değil’ yorumuyla da uyumlu gibi.

Külli ruh, rabbimiz mi oluyor? Rabbimiz külli Rab olup her mahlûkun Rabbi, şeklinde mi düşünmeliyiz? “Rabbim” diye dua ederken cüz’i olarak kendi Rabbimize mi dua ediyoruz? Cüz’i nefs gibi cüz’i Rab mi düşünmeliyiz?

Rab, Allah’ın sıfatlarından biri ve “öğretici, usta, tecrübe ettirici, tekâmül ettirici” gibi anlamlara geliyor sanırım. Buna göre Rab’lik Allah’ın işlerinden, isimlerinden biri. Allah ismi diğer tüm esmalarını kapsayan isim olduğuna göre, Allah Rabbimizdir. Allah’ın örneğin Rahman olması gibi… Her rahman özellikli mahlûka hâşâ, ‘Allah’ diyemeyeceğimiz gibi Rab’lik özelliği olan her öğeye de Allah diyemeyiz. Buna göre, cüz’i ruhumuz, cüz’i Rab özellikli ve külli ruh/Rab ile bağlantı halinde. Biz cüzi olarak Rabbimize yakardığımızda külli ruh/Rabb’e de yakarmış oluyoruz.

Böylelikle “Rabbin kim?” diye sorulduğunda “rabbim Allah’tır” cevabını vererek, mesela İblis’i, bir uzakdoğu öğretisini veya her şeyin yaratıcısının “doğa” olduğunu sanan bir ateist akımı kendimize Rab edinmediğimizi beyan etmiş oluyoruz.

Cüz’i nefs, külli nefsin; cüz’i ruh külli ruhun çok çok küçük birer parçası. Bu kavramlar bizim Rabbimizi anlamak için ortaya çıkardığımız kavramlar diye düşünüyorum. Aslında hepsi bir bütün ve bu bütünü (tevhidi) yakalamak amacımız. Allah deyip kurtulmak en basiti ve sağlıklısı… Hz Ali efendimizin “İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı” sözü de bunlara işaret ediyor gibi bence.

Özetle hocam, sizi öğretmenlik yıllarınıza döndürürsem, elimde bir yazılı sorusunun cevabı var ama bu cevap için “gidiş yolu”nu bulamadım. Yukarıdaki düşüncelerimin yanlışları varsa, müsait olduğunuzda açıklayabilirseniz çok sevinirim. Saygılarımla ellerinizden öperim, selam es selame.
Tarih:07 Şubat 2015 Cumartesi 19:42:57

Selam es selame Aziz arkadaşım.
Efendimiz savaşlarından birisinden dönerken yolda,” küçük cihadı tamamladık büyük cihada sıra geldi ” mealinde buyurdu ki gerçek cihad kişinin nefsini eksiklerinden arındırmak, bütünlenmek, külli ruh ile bütünleşmek,tevhide /birliğe /tekilliğe ermektir.

Bu bütünleşme işine birlenme TEVHİT dendiğini biliyoruz. Tevhit, dil ile şahadet getirerek (la ilahe illallah) ile  başlar. Taklididir. Tevhit;Peygamberlerden yani Nuru Tevhidi-Miracı tamamlamış, tekilliği birebir yaşamışlardan (tebliğ yoluyla)duyarak kabullenilir… İmanidir. İlmi değildir. İmani oluş sürekli tahkik etmeyi gerektirir…İlmi olanlar ise kesin bilgi haline gelen gerçekliklerdir. Akıl ilimle sukunet bulur,imanda ise arayış,sorgulama devam eder…Kuranı kerim,tümden gelim metodu ile önce tekilliğe iman etmeyi emreder sonralarında ise bu tekilliğe sayısız ayet ile deliller getirerek imana ilmi vasıflar yüklemeyi sürdürür…Ancak bu gayret ilmin derecelerinden ilki ile verilir..İlim biliyorsun; ilmel  yakin,aynel yakin ve hakkal yakin olarak üç kademedir. En zayıfı ilmelyakindir ki birilerinden duyarak veya biryerlerde okuyarak edinilen bilgidir.Aynel yakin ise kalpleri biraz daha derin etkileyen göz ile görmek ve ikna olmaktır…Günümüzde çok iyi anlaşıldı  ki göz yanılır,herşeyi göremez,beşeri gözün görüşmesafesi kısıtlıdır..Öyleyse gözle görmek bile ilme ulaşmaya yetmez…O zaman geriye kalan aranılanı yaşamaktır…İşte nuru tevhit yeni miraç hem iman hem görmek hem de yaşamayı bir arada tadmaktır..Artık kalp bundan öte mutmain olmaktan başka yol bulamaz ve ilmiyle amel etmeye başlar,adla vazgeçmeden,tereddüte düşmeden…Bu gerçekliğe kişi ancak zikir ile ulaşır..O nedenle kuranı kerim sık sık zikrden bahseder,emreder…Ancak bir ayırım yapar, ”beni esma el hüsnam ile zikredin” buyurur..Esmaların hüsna /güzel oluşu mana iledir. Manası hayatınızın devamını zenginleştiren,kolaylaştıran,aydınlatan esmaları zikredin emrini verir…Bu öğüdü akıllıca tutan seçilmişler rahmet içeren esmaları zikir ile kalplerini zenginleştirir,görüş,duyş ve tutuşlarını alahla bütünlerler…Farzları eksiksiz yapar nafileler ve zikirlerel bana yakınlaşırlar da ”Onların gören gözleri,işiten kulakları tutan iş yapan azaları olurum” buyurulur. Tecrübe ile rabblerine ulaşan o mürseller, inananlarına tevhidi yaşayarak, tahkiki hale nasıl getireceklerini öğreten bir müfredat (şeriat)getirirler.
Sadık müminler yolun yasak levhalarına dikkat ederek doğru yolun gereklerini yerine getirmek suretiyle, ya Nuru tevhide ulaşırlar (nebi vasfını alırlar) yahut o yolda ömürlerini tamamlamakla şefaat-yardım’ı hakk ederler.
Günümüz islam öğretisinde sanki miraç olayı, yani Nuru Tevhit sadece peygamberlere mahsusmuş gibi anlaşılıyor, anlatılıyor, hatta anlatılmıyor… Bu anlayış doğru değildir.
Her çağın rablerine ulaşan önderleri vardır… Bunların içinden birisi her devirde Nuru Muhammedi’yi temsil eder. Efendimizin mühürü ile vekâlet alarak ümmeti Muhammed’in ve insanlığın ihtiyaçlarına tercüman olmaya çalışırlar.
Onlara İmam-ı Zaman veya Gavs-ı Azam adı verilir…
Onların görevi Kuran-ı Kerimin müfredatını güçleri nispetinde kendilerine verilen ilimle uygulamaktır… Bu mübarek zatlardan tevhit oldukları nurun kendilerine verdiği vahiy ve kişisel becerileri ve gayretlerinin meyvelerini, çağlarının insanları devşirirler…

Yerler, göklerden inenle beslenirler. Gökler ise yerden yükselen dualarla beslenir. O sebeple gökler değişmeden yerler değişmez, yerler değişmeden gökler değişmez. Diye anlatmaya çalışırım… Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz ayeti ile siz değişmedikçe Allah sizi değiştirecek değildir, ayetini böylece birlemeye çalışırım da okura ne verebilirim bilemiyorum. Her kabın alacağı başka başkadır.

Her var ve yok Allah’ın nurundan ibarettir. Ruh küll ruhtur, bölünmez parçalanamaz, eksilmez ve artmaz. Eksiklerden ve fazlalıklardan münezzehtir.

Nefisler ise o ruhun parçaları, değişik minerallerden oluşmuş bileşikler gibi, kendine özgüdürler. İbadetin ve zikirin gayesi eksik sıfatların talimi ile bütüne karışmaktır. Tehide ulaşanlar fenafillâh olduk derler. Damla denize kavuşur ve artık kendisi yoktur, sadece deniz vardır. Bazıları bu geröçekliği ”enel hak ” olarak anlatmaya çalışır ve beşeri akıl sahiplerince idam edilir. Aklın dereceleri vardır…En düşüğü akl-ı maaş denilen beşeri akıldır…Yani hitap edip durduğumuz eksikli akıl…akl-ı kül’e ulaşmak la mükellef akl-ı maaştır.

Bir düşünür, ruhu deryaya benzetmiş, nefisleri ise o deryadaki buzdan kalıplara benzetmiş. Asılları aynı, şekilleri dolayısıyla birçok sıfatları birbirinden farklı buz kalıplarıdır kullar… Kişi tek hücreden var olur, değil mi. O bir hücreyi denizin katresi say. Ama öyle bir hücre ki sonraları (kader-ölçü dâhilinde) içinde barındırıyor.
Allah tealanın kudreti sorgulanamaz, idrak edilemez, hayretle zahiri meyveleri izlenir. İdrak edilemeyeceğini fark etmenin adına beşer için kâmil idrake kavuşmuş gözüyle bakılır.
”İdrak, idraksizliği idrak etmektir” diyerek veciz hale getirilmiş.
Bu veciz cümle Hz Ebubekir’e ithaf edilmektedir.
Beşeri akıl ki AKL_I maaş olarak adlandırılır, ilim ile AKL_I KÜLL e ulaştırılmaya çalışılır.
Tasavvuf yüksek tahsildir. Doktora yapmadan zirveye varılıp Kamil-Müderris olunamaz. İlle bir müderrisin doktora öğrencesini birebir yetiştirmesi gerekir. Tarikatlar orta öğretim mesabesindedir. Herkese aynı müfredatı uygularlar. Vasat bir eğitimdir. Ve maalesef keskin zekâları, yani gerçek değerleri- hakk yolcularını tatmin edemez, eğitim dışına iter, şeytanın kucağına atarak eşkıya yaparlar.
Tarikatlar ancak yeni girenlere ezberlediğini öğreten öğretmenler yetiştirir de asla gerçek lider yetiştiremezler…O yüzden nebiler hep Ümmiler arasında çıkar. Kuranı kerimin hedeflediği liderler yetiştirebilseydik, islam âlemi son üçyüz yıllık zilleti yaşar mıydı? Derken zaman bitti… Söz yine yarım kaldı. Selam es selame

CEVAP VER