Kamer hanım’a mektuplar (20) Eşim; Neydi bu? Müthiş bir şeydi. İlâhî bir şeydi”dedi.

0
1668

15 Kasım 2013 10:53

K: Size S.’yla ilgili mesaj yazdığımın ertesi sabahı rüya gördüm. Size yazdığım için mi etkilenip gördüm, yoksa görmeliydim de mi gördüm bilemiyorum. Ama çok net bir rüyaydı. Bizim Çanakkale’de halkın “hacı suyu” diye isimlendirdiği, dindar bazı kişilerin bir araya gelip dağdan şehre sebil taşıdığı çok lezzetli suyu olan bir şadırvan var, köprü başında. Orda gördüm kendimi rüyamda.
Çeşmenin karşısında, yolun kenarında 50-60 cm. yüksekliğinde bir duvarın üzerinde oturuyorum. Aslında gerçekte orda öyle bir duvar yok. Ama rüyamda var ve sizin yüzünüzü hatırlıyorum. Çeşmenin yanında gördüm sizi. Bana bir şey dediniz mi ya da orda bir şeyler mi yapıyordunuz, hatırlamıyorum. Tek hatırladığım yüzünüz. Ve benim sağımdan yoldan S. geliyor. Hamile. Karnı sönmüş bir balon gibi, diz kapaklarına kadar sarkmış. Bebeği bir deri tutuyor ve tüm hatlarıyla görünüyor bebek. Başı neredeyse yere değdi değecek çocuğun. Avucumu başının altına tutuyorum yere değmesin diye. Birden bebek elimde oluyor. Çok iri bir bebek. Oğlan. Hiç saçı yok. O’nu hemen yanımdaki duvarın üzerine, sağına çevirip yatırıyorum. Orda bir kitap var duvarın üzerinde. Saman rengi. Onu koyuyorum başının altına. Bir hayvan var duvarın üzerinde. Köstebeğe benziyor sanki. Yüzü çok güzel, çok şirin. İki ayağı üzerinde duruyor. Önce o çekilmek istemiyor ordan. Ben nezaketle ona bebeği yatırmam gerektiğini, biraz kenara çekilebilirse çok memnun olacağımı, kenara çekilip az ötede durabileceğini söyleyince çekiliyor biraz kenara. Bir de kadın oturuyor hemen yanında. Tanımıyorum O’nu. S.’ya “Bu bebek kimden, kimin çocuğu bu?” diye soruyorum. Dudaklarımdan öpüyor beni. Çok mutlu. Kadın ve erkek öpmesi gibi değilse de, iki bayan için de pek uygun bir öpme şekli diyemem. İşaret parmağıyla beni gösteriyor. Benim bebeğimmiş. “Ne diyorsun sen?” diyorum. Paralel evrende ben erkekmişim. Orda birlikte olmuşuz. Bana ordaki ben resmini bırakmış. Ama uyandım. Resmimi görmedim.

Cuma günü selayla ezan arası tesbihimi alıp oturdum. Bu vakti salâvat getirerek geçireyim istedim. Gözümün önüne bir görüntü geldi. Yemyeşil bir çayır, ucu bucağı yok. Hiç tümsek ya da çukur yok. Dümdüz. Ve tam ortasında tertemiz, upuzun bir toprak yol. Hiç eğrilip bükülmüyor. Dümdüz bir yol. Yolun başında sağında 2 tane çam ağacı var. 4 m. kadar yüksekliğinde. Solunda üç çam ağacı vardı. Ortadaki çok yüksek, büyük, yedi sekiz m.yüksekliğinde. Yanındaki ikisi yine yolun sağındakilerle aynı boyda. Ve görüntü öyle net, öyle parlaktı ki ışıl ışıl yanıyordu. Bir kaç saniye sürdü sadece.

Pazar akşamı eşimle balkonda havanın soğuğuna rağmen balkona çıktık battaniyelere sarınıp. Kahve içiyoruz. Çanakkale tarafında havada, pek de yüksekte değil, daha çok kırmızıya yakın turuncu gibi bir ışık bize doğru geliyor ağır ağır. Eşime “Bu nedir böyle?” dedim. O da gördü. “Helikopterdir herhalde” dedi. Yaklaştı. Yaklaştı. Abi, hayatımda ilk kez böyle bir şey gördüm. Bir kamyon büyüklüğündeydi. Çok net gördüm. Kanatları vardı. Saçtığı ışığı tanımlamak mümkün değil. Vücudundan saçtığı ışık kanatlarına vuruyor ve kanatları sanki alev almış, tutuşmuş gibi görünüyor. Kanatlarını çırpmıyor. Sabit duruyor kanatları. Çok yavaş, süzüle süzüle gözümüzün önünden uçarak geçti ve İzmir istikametine doğru gidip gözden kayboldu. Sanki bizim onu görmemizi istedi. Sanki o da bizi görüyordu. Melek miydi ya da başka bir şey mi, bilmiyorum. Ama bu dünyadan, bildiğimiz şeylerden değildi. Eşim hayretler içinde kaldı. “Yıllardır denizdeyim, gökyüzünü izlerim, daha böyle bir şey görmedim. Neydi bu? Müthiş bir şeydi. İlâhî bir şeydi” diye söyledi durdu tüm gece. Ben uzun süre tek başıma oturdum balkonda battaniyeye sarılı. Tekrar geçer mi diye, ama geçmedi.

Yine pazartesi zikir çekiyorum gözlerim kapalı. Teni hafif griye yakın bir erkek gördüm. Başında saç yok. Çıplak. Ama edebe aykırı bir şey görmedim. Göğsünden, O’ndan biraz daha daha küçük bir insan çıktı ve aynı anda başımın içinde “âdem nefsini yarattı” dendi. Bu gece beni götürdüler yine bir yerlere. Zaten yatar yatmaz çınlamalar çok artıyor hep vücudumda enerji dalgalanıyor. Ayakucumdan başıma kadar sürekli bir sürü şey ve çok yıldız görüyorum. Kızım babasıyla yattı. Ben kızın yatağındaydım. Çınlama artınca gözüm kapalı, zikir çekerek beklemeye başladım.

Birisi bacaklarımın altından ve başımın altından kucakladı beni. Uyumuyorum ama. Bu kez suda gitmedik. Çok hızlı bir şekilde uçtuk. Hızdan başım çın çın öttü. Arada bir gözlerimi aralıyorum. Pırıl pırıl gökyüzü… Bulutlar… Nasıl parlak ışıkların içinden geçtik, o gök nasıl parlak anlatılır gibi değil. Dünyanın tüm spotlarını toplayıp vursak, gökyüzüne doğru o parıltıyı yapamayız. Hep sağa doğru gittik. Bir ara sola doğru dönüp baktı, sabit durdu gökyüzünde. Ben de araladım gözümü. Çok bulutluydu orası, çok karanlık. Yine sağa gittik. Bir binadayız. Hastane gibi. Beni sedye gibi bir şeyin üzerine yatırdı. Ama elleri hâlâ bedenimin altındaydı. Orda bir kadınla konuştu. “Bunu filancanın yanına götür” dedi. O filanca dediği de bir kadın ismiydi. O da bir odada yatıyor. Gördüm O’nu. Aynı odaya koyacaklarmış beni de. Ama orası buraya benziyor abi. O boyutta da buradaki gibi bina, odalar, araç-gereç var.

Tam ellerini çekiyordu vücudumun altından, kavradım O’nu kolundan. “Konuş benimle, kimsin sen? Kimsin? Konuş benimle, gitme” dedim. Önce bir kolunu çekmek için bir iki hareket yaptı. Ben çok sıkı tuttum. Sonra vazgeçti, bana doğru baktı. O da hafif gri gibiydi. Başında hiç saç yoktu. Gülümsedi bana. Çok temiz bir yüzü vardı.

Sonra birden siması değişti. Dalgalı saçları kumral, 30’lu yaşlarda bir genç oldu yüzü ve bana “Adım İbrahim. 06/oo/1970’te eks oldum” dedi. “Ben de 70 doğumluyum” diye geçirdim içimden. “Sen nasıl öldün?” diye sordum. “Mutfak perdesi tutuşmuş” dedi. Yangında öldüğünü anladım. Aslında öldüğü ayı da söyledi ama ben hatırlamıyorum. İlk beş aydan biriydi. Ama hangisi? Bilemiyorum. Sonra kendimi bir odada buldum. Orda ölmüş yakınlarım ve hayatta olan yakınlarımdan bazıları ve tanımadığım birileri daha vardı. Benim nasıl olup da orda olduğumu soruyorlardı bana. “Ah söyleyemem ki” dedim içimden. Bir anda yatakta buldum kendimi. Göğsümdeki kaynama tüm vücuduma yayılmıştı. Sanki tüm vücudum kütle halinde fokur fokur kaynıyor gibiydi. Bu sabah sizi ziyadesiyle meşgul ettim. Vakit bulmuşken hepsini yazayım istedim. Hakkınızı helal ediniz kıymetli abim. Selam es selame.

15 Kasım 2013 16:56
HAB: Selam es selame K. hanım… Yaşadıklarınız size mübarek olsun… Daha güzellerini, ileri derecelerini yaşarsın inşaallah…

Yazdıklarının etkisinde kaldığımdan, yeniden okumadan uzun yazamam herhalde. Yaşadıklarının birçoğunu yaşamadığımdan her konuda ayrıntıya girerek konuşmam doğru olmaz. Ben kendi bildiklerimden, yaşadıklarımdan yola çıkarak gidişat hakkında genel tahminler ile kalbe gelen ilhamlarımı rehber edinerek sana yazıyorum…

Kalbinin, beyninin ve vücudundaki diğer ihtilaçların, zikirlerinin neticesi olduğunu, seni yeni hallere hazırlamanın yanında, gelecek konusunda müjdeler işaret ettiğini biliyorum.

Efendimiz de kendisine vahiy gelmeden önce beyninde benzer uğultu, çıngırak sesine benzer sesler oluştuğunu, dünyevî duygular kadar net sesler duyduğunu bir hadis-i şeriflerinde anlatıyor. Yani sen melekî âlemle irtibata geçmeye başladığında öteki âlemlerin varlıklarıyla yakınlaştığında, onlara ait enerjilerin ve onlara dair hızların sese dönüşen titreşimlerine maruz kalıyor olmalısın.

İki kürek kemiğinin arasının seyrimesi manevî makam ve mertebenin arttığını, manevî âlemde terfi ettiğini, büyükler arasına dâhil edildiğini anlatır… Hangi derecede olduğunu bilemeyiz ancak bir derece daha yükseldiğini işaret eder. Çok çok büyük makam elde ettiğin muhakkak.

O ihtilaç eden bölge, NÜBÜVVET MÜHRÜNÜN OLDUĞU YERDİR. O seyrime ümmetin görevlilerinden, VELİLERİNDEN olduğunu anlatır… Yani senin yaptığın zikirler bundan böyle sadece seni ilgilendirmiyor, bütün insanlığa sirayet ediyor demektir. Bir başka açıdan söylersek, duaların halka lütuf olarak, bedduaların ise kahır ve gazap olarak insanlık âlemine etki ediyor demektir…

O nedenle inşaallah hem kendini hem ümmeti sıkıntıya sokmamak üzere olumsuz manalı zikirlere inşaallah hiç yer vermezsiniz. Senin konumunda olanları şeytan kendi nefislerinden etkileyemediklerinden, yakınlarındaki cahil insanlarla tahrik etmeye kalkışır. Eşiyle, çocuklarıyla, yakın akraba ve komşularıyla imtihan eder. İnşaallah onların cehaletlerini göz önünde tutarak, gelebilecek tahriklere kapılmadan, hidayetlerine dair dualarla tahriklerini hayır dua etme sebebine dönüştürürsünüz. Belki şeytan bunu görür de, tahriklerini azaltır.

Yeniden götürüldüğünüz yerin cennetten bir köşk olduğu, yakınlarınızı orada görmenizden çıkarılabilir. Yahut o gencin (akranının) bir şehit olmasından… “Yangında ölenler şehittirler” hadisinin gerçekliğini de anlamış oluyoruz. Görüntüsünün değişkenliğini de yine başka bir hadisin gerçek hadis olduğuna işaret saydık. Cennette Semseme çarşısı olduğu ve dileyenin oradan diledikleri maskları alıp kendisine yüz edinebileceğini belirten bir hadis okumuştum. Orada kullandığı yüzü ve derisi senin isteğinle aslına dönmüş olmalı. En doğrusunu Allah bilir.

Balkonda seyrettiğiniz kanatlı otobüse benzer şekil de sana başka şeyler anlatmaya çalışıyor. İleride değişik şekillerini görebilirsin ve alıştırmalar tamamlandığında gerçek yüzünü göstermek üzere bir başka hakikate kapı aralıyor olmalı.

Allah Tealâ’nın melekleri diledikleri şekle bürünebilirler. Kişinin emniyetine, korku ve ilim derecesine göre şekil alırlar. Aslî varlıkları ise nurdur.

Namaz kılarken etrafını saranlar, uzayda yol alırken gökyüzünü şekilden şekle bürüyenler ve tanımlanamayacak parlaklıkta ve renklerde göz ve gönülü şenlendirenler meleklerdir. Ve yaptığın zikirlerin neticeleri olarak yaratılanlardır. Okuduğumuz ayetler ve esmalar meleklere dönüşür, manalarına göre bize tecelli ederler. Hadis-i şeriflerde bu tür açıklamalar çok.

Ölen bir müminin göğsüne oturan heybetli bir meleğin süflîlerden o mevtayı koruduğunu, o meleğin adının Kur’an olduğunu, yani Kur’an-ı Kerim’in heybetli hüküm sahibi bir meleğe dönüşerek diğer ceza meleklerine karşı, hesap gününe kadar müminleri koruduğunu anlatan bir hadis-i şerifi hatırladım..

Velhasıl ne güzel tecellilere muhatapsınız maşaallah. Allah mübarek etsin. Derecelerini artırsın…

Her yakınlaşanı bir görev ile şereflendiren Mevla’mız seni de bu ümmetin dua erlerinden kılsın inşaallah. İlk tanıştığımızda ki, bizi biz tanımadık biliyorsun, tanıştırıldık… Size demiştim ki inşaallah bundan böyle disiplinli ve doğru zikirlerle mertebeniz ümmet için dua edenler makamına çıkar. İlimle hizmet edenlerden olursunuz.

İşte sıkıntılar sonunda giderildi. Makamınız yüceldi. Kendi halinize inşaallah zikir yapmayın. Efendimizin rehberliğinde ilmin gereği hizmetlerle Kur’an’a uygun zikirler yapalım da ümmetin esaretini azaltmada, selamete çıkışında katkılarınız olsun…

Gözlerinizden öpüyor, saygı ve sevgilerimle Allah ve Resulü’nün Rahman ve Rahim ellerine emanet ederek gönderiyorum sizi.

Selam es selame.

CEVAP VER