Kur’Ân-ı Kerimin ruhu ve ”Ölüm Gerçeği”

0
1231

Azizem; Yazdıklarınızın cevabı yıllar önce okuduğum üstad Ahmet hulusi’nin Kur’ân-ı kerimin ruhu adlı makalesinin son bölümünde veciz bir şekilde şöyle anlatılıyordu…
‘’Gâfillerin veya câhillerin “Kur’ân-ı Kerîm’in RÛHU”nu okuyamamaktan dolayı edinmiş oldukları yanlış kanaâtler, İslâm Dini’ni bağlamaz!.
Kur’ân-ı Kerim’i “OKU”yamayanların yanlış yorumlarına kapılıp, İslâm’dan ve Kur’ân’dan mahrum kalmanın mâzereti olmaz!
Ölümötesi yaşamda mâzeret kavramı geçersizdir! Kişi yalnızca otomatik olarak dünyada yaptıklarının sonuçlarını yaşar.
Bu yüzdendir ki tanıtmak veya her FERD, Kur’ân-ı “OKU”mak ve İslâm Dini’ni bizâtihi öğrenmekle mükelleftir, kendi geleceği açısından; yanlışları hakkında, “çevremdeki müslümanlar böyle yapıyorlardı.” mâzereti asla geçerli değildir; Dini, müslümanlara bakarak değil, Kur’ân ‘a bakarak öğrenmek herkes için farzdır… Bunu yapmayan sonuçlarına âhirette katlanır!
Öyle ise, artık farketmeliyiz ki…
Kadın-erkek tüm inananlara “Halife” olarak yaratılmış bulunduklarını farkettirmek ve gereğini yaşatmak için; ölümötesi yaşam şartlarını bildirip, ölümötesi yaşamın güzelliklerinin elde edilmesinin öğrenilmesi amacıyla nâzil olmuş bulunan Kur’ân-ı Kerim’i “OKU”mak ve değerlendirmek, kişinin kendisi için yapacağı en yararlı çalışmadır… Dileyen bunu yapar, semeresini elde eder; dileyen de önemsemez ve sonuçlarına âhirette katlanır!.
Ne “ALLAH İsmiyle İşaret Edilen”in, ne de Rasûlü Muhammed Mustafa Aleyhisselâm’ın, bizlerin ne imânına ne de îmânın gereği olan fiillerimize ihtiyacı yoktur; herşey ferdin geleceğiyle ilgili olarak FERDE teklif edilmiştir…
Ne mutlu Kur’ân-ı Kerim’i “OKU”yup gereğiyle yaşayabilenlere.’’ AHMED HULÛSİ

Şimdi buna ölüm gerçeği adlı (gördüğümüz bir kutlu rüyayı bire bir anlatan şiirimizi) yazımızı ekleyelim,inşaallah…Ve selam ve saygılarımızı iletelim..Bize yazmaya devam ediniz lütfen…selam es selame

ÖLÜM GERÇEĞİ

Ölüm sonrasından söz edilince,
Ahiret azabından kork denilince,
Bazı yufka akıllılar derler ki;
“Gidip gören mi var ne belli,
Hani iddianızın delili?”

Aklı başında olanları etkilemez belki.
Böyle saçma bir mantık, gülünç iddialar.
Ya çocukların, şu zayıf insanların imanı.
Onlara yazık oluyor, iğfal ediliyorlar.

Ölüm gerçeğini şüpheye yer bırakmadan
Öğrenip, insanlara anlatmak isterdim.
Çocuk beynimle gözlerine sokarcasına
İşte ölümün gerçeği diyebilsem derdim.

Henüz on yaşıma bile basmamıştım.
Sözde büyüklerim, şaka ile karışık;
İmanımı bozmak istemişlerdi.
Benim yanımda birbirlerine,
Hani ahiretin delili demişlerdi.
Kim gidip görmüşte anlatmışmış…
Belki doğruymuş, belki yalanmış…
Ahirete olan inancımı yitirmemiştim ya,

O şakayla içime çürük atmışlardı.
Huzur içindeki ruhumu yaralamış,
Tatlı aşıma acı katmışlardı.

RABBİM; gerçeğini göstersen demiştim.
Nasıl olacağını ise bilememiştim.

Aradan uzun zaman geçmişti.
Yaşım yirmi üçlere ermişti.
“Uyku bir bakıma ölümdür.”
Mealindeki hadisi öğrendim.
Merakımı büyük ölçüde yendim.

Doğru ya…
Uykuda insan gerçekten ölüydü…
Beden yaşıyordu ya bilinç gömülüydü…
Uyudukça dünyadan bi haberdi,
Yalnız ve yalnız Rabbiyle beraberdi.
Ölümü anlamıştım bu haber bana yetti.
Ölünce, öleceğini zannetmek gafletti.

Rüyalar en güzel delildi ahirete,
Kiminde cehenneme, kiminde cennete.

Bir gün Cuma namazını huşu ile kılmıştım.
Şeytanların her türünden Hakk’a sığınmıştım.
RABBİM o gece çok güzel bir rüya bahşetti.
Ölüm ötesini kabir hayatını vahy’etti.

Ölmüştüm, yıkamışlardı, kefenlenmiştim.
Musalla taşındaydım, sanki dinlenmiştim.

Namazımı kılıyorlardı, kırk elli kişi.
Hepsi de erkekti, içlerinde yoktu dişi.
Tabutumun içinden onlara bakıyordum;

Allah, Allah. İllallah!
Ölüm denilen şey bu muymuş?
Ölmemiştim ki dünyada gibi yaşıyordum.
Hem çevremi görüp durmadayım…
Hem her söylenileni duymadayım.
Üstelik bütün bedenim göz olmuş…
Hem önümü görüyorum, hem ardımı;
Hem üst yanımı, hem altımı,
Dilersem cesedimle oluyorum,
Dilersem göğü boyluyorum.

Aldılar naşımı, kabirime koştular.
Ardım sıra olur olmaz konuştular.

Mezarımı biraz daha oydular.
Usulca kara kabrime koydular.
Şimdi ancak kabirin açık yerinden görüyordum.
Hepsinin seslerini tam olarak duyuyordum.
Biri bir avuç toprak alıp üzerime attı.
O bir avuçla, dünya ışığını bana kapattı.

Artık zifiri karanlıktaydım ama diriydim.
Bilinçliydim, nerede olduğunu bilen biriydim.
Üstüme toprak atanları seslerinden biliyordum.
Rabbimden gani gani rahmet diliyordum.

Beni gömüyorlardı, ben onları duyuyordum.
Yaşıyordum işte, ne ölmüştüm ne uyuyordum.

Oturup başucuma Kur-an okudular.
Hüküm Allah’ın, hüküm Allah’ın deyip durdular.
Usul usul uzaklaşıp gitti her biri,
Sınıra kadar işitildi ayak sesleri.
En arda kalan, duvarı atlayıp çıktı.
Artık arkadaşım, zifiri karanlıkta yalnızlıktı.

Az sonra, mezarımı altı yöne genişler gördüm;
Rabbime şükür, gümüşi renkte nura gömüldüm.

Her yan pür nur, nasıl oldu anlamadım.
Işığın kaynağı nerede aradım bulamadım.
Bembeyazdı, florasan ışığına benziyordu…
Ruhuma anlatılmaz hazlar veriyordu…

Birden, dört duvardan açıldı, dört kapı,
Dört er kişi bana doğru geldiler…
Her birinin ellerinde siniler…
Sinilerde dolu dolu yemek kabı

“Hoş geldin komşu, sefa geldin.
Ölüm nasıl bir şey işte bildin.
Kadrini bilerek, şükrünü eda et.
Rahiym Allah’ın lütfüne erdin.

Bu tecelli bir dileğin sonucu,
Ölümün gerçeğini keşif idi;
Dünya ile henüz işin bitmedi.

Vakti gelince aynen böyle ölürsün…
Yaşadıklarını aynen burda görürsün

Eşim:
uyan bey,
sabah vakti, dedi.
Seherde inliyordu ezan-ı Muhammedi.

Haydin namaza,
haydin namaza.
Haydin kurtuluşa,
haydin kurtuluşa.
Namaz uykudan hayırlıdır.
Allah uludur,
Allah uludur.
Muhammet onun resulü ve kuludur.

Ilgın 1993 – hacı ali bayram

CEVAP VER