Mezhebe Bağlılık ve Telfik (İlmihal)

0
760
Mezhebe Bağlılık ve Telfik (İlmihal)
Makaleyi nasıl buldunuz ?

Mezhebe Bağlılık ve Telfik

Mezhebe Bağlılık ve Telfik (İlmihal)

Mezhebe Bağlılık ve Telfik; İslâm dünyasında ilk dönemlerden itibaren yoğun bir ictihad ve re’y faaliyetinin sürdürüldüğü, bunun tabii sonucu olarak çeşitli bölgelerde ilim halkalarının, ilmî gelenek ve ekolleşmenin oluştuğu IV. (X.) yüzyıldan itibaren de fıkıh sürecinin halk nezdinde de hızlandığı bilinmektedir.

Abbâsîler’den itibaren İslâm devletlerinin kadılkudâtlık ve resmî mezhep uygulaması,

mezhep fıkıhlarını esas alan tedvîn ve tedrîs faaliyeti gibi âmillerin yanı sıra

Eyyûbî ve Memlükler dönemi uygulamaları neticesinde Sünnî müslümanlar

arasında yaklaşık olarak V. (XI.) yüzyılın sonlarından itibaren bugünkü dört

fıkıh mezhebinin takarrur ettiği görülür. O tarihlerden itibaren de mezhep,

mezhebe bağlılık, ictihad, taklid ve telfik gibi meseleler gerek avamî gerekse

entelektüel boyutta tartışılagelmiştir.

 

Mezhebe Bağlanmanın Tarihî ve Fikrî Temelleri

İslâm hukuk tarihinde mezhepler konusunu iyi tahlil edebilmek için şu

üç başlığı birbirinden ayırt etmek gerekir: 1. Mezheplerin ortaya çıkışı ve

oluşması. 2. Mezheplerin istikrar kazanması (mezhep realitesinin toplumda

yer etmesi). 3. Mezheplerin belirli bölgelerde yayılmış ve tutulmuş olması.

Birinci başlıkla ilgili olarak şu kadarını söylemek herhalde yeter: Farklı

anlaşılmaya müsait yazılı bir kaynaktan hüküm çıkarma durumunda bulunan

hâkim veya hukukçuların farklı yöntemler izleyebileceklerini hukuk

nosyonuna sahip herkes kabul eder. Bundan ayrı olarak İslâm hukukunun

ikinci aslî kaynağı olan sünnet malzemesinin sınırlandırılmasında önemli

bakış farklılıklarının olması (hadisin tedvîni öncesinde bir âlime ulaşan hadisin

başka bir âlime ulaşmamış olması, gerek tedvîn öncesinde gerekse tedvîn sonrasında

bir âlimin sahih saydığı hadisi diğerinin sahih saymaması, böylece birincisi

bakımından konu nas ile düzenlenmiş olduğu halde diğerine göre konu hakkında

kanun boşluğunun bulunduğunun kabulü) vâkıası hatırlanırsa görüş

ayrılıklarının yeni bir boyut kazanmış olacağını kavramak güç olmaz.

Üçüncü başlıkla ilgili olarak, yani bir mezhebin belirli yerlerde yayılmasının

âmilleri etrafında İslâm hukuk tarihi yazarları değişik tesbitler ortaya

koymuşlardır. Bu çerçevede bir mezhebin belirli dönemlerde devletin desteğini

almış olması veya bir mezhebin eğilim ve ilkeleriyle belirli bir bölgenin

kültürünün ve sosyal yapısının uygunluk arzetmesi gibi âmiller anılabilir.

Bir mezhebe bağlanmanın gerekli olup olmadığı ve birden fazla mezhepten

yararlanmanın sakıncalı olup olmadığı sorusuna sağlıklı bir cevap

bulabilmenin yolu ise, yukarıdaki ikinci başlığın tetkikinden yani “mezheplerin

istikrar kazanmasının temelinde hangi ihtiyacın yattığını” tesbit etmekten

geçer.

Sahâbe-i kirâm ve tâbiûn dönemlerinde henüz mezhepler oluşmamıştı.

Bir müslüman karşılaştığı dinî bir mesele için, güvendiği âlimin görüşüne

başvuruyor, tutumunu buna göre ayarlıyordu. Hâkimler de önlerine getirilen

hukukî ihtilâfları ya kendi ictihadları ile ya da ittibâ ettikleri bir müctehidin

ictihadına göre çözümlüyorlardı. Zamanla, İslâm ülkesinin farklı bölgelerinde

farklı hükümler uygulanıyor olmasının toplumda önemli rahatsızlıklara

yol açmaya başladığı anlaşılmaktadır.

Esasen, bir meselede delil ve yorum farklılığı sebebiyle birbirine taban

tabana zıt iki çözümü ilmî açıdan izah etmek çok güç olmayabilir. Meselâ,

bir fakihin tazminat ödenmesi gerekeceğine hükmettiği bir olayda başka bir

fakih tazminata gerek olmadığına; bir fakihin kadının hâkim hükmüyle evliliğin

sona erdirilmesi (tefrik) talebinin kabul edilmesi gerektiğine hükmettiği

bir olayda bir başka fakih hâkime böyle bir yetki verilemeyeceğine, hatta bir

fakihin kısas gerekeceğine hükmettiği bir olayda başka bir fakih kısas yapılamayacağına

hükmedebilir ve bu ictihadların ikna edici ilmî izahları olabilir.

Nitekim fıkıh kitapları bu tür görüş ayrılıklarıyla doludur ve bu farklı görüşler

değişik bilginlerce savunulagelmiştir.

Yine, farklı ülkelerde veya bir ülkede olmakla beraber farklı zamanlarda,

bu birbirine zıt çözümlerin herkese uygulanması halinde, -taraflardan biri

mahkeme kararını kendisi için ağır bulsa bile- bu hükümlerin kişilerin adalet

duygularını rencide etmeden varlığını koruması çok güç olmayabilir. Nitekim

“Şeriatın kestiği parmak acımaz” vecizesi bu anlayışı yansıtmaktadır.

Fakat aynı toplumda yaşayan fertlere, kaza (yargı) alanında farklı hükümlerin

uygulanmasına imkân verilmesi halinde bu, kısa zamanda önemli

sancılar meydana getirir ve hukuk anarşisine yol açar.

İşte Abbâsî hilâfetinin başlarında İslâm ülkesinde bu istikamette gelişen

gidişatı farkeden devlet sekreteryasında görevli Abdullah b. Mukaffa‘, devlet

başkanına sunduğu genel bir raporda, hukuk anarşisini giderici tedbirler

alınmasını önerme ihtiyacını duymuştur. Bu raporda şöyle deniyordu:

“Emîrü’l müminînin (halifenin)… üzerine eğilmesi gereken hususlardan biri

de, çok önemli ihtilâflara yol açan birbiriyle çelişkili farklı hükümler meselesidir.

Keşke emîrü’l-müminîn, bu farklı hüküm ve uygulamaların -her bir

tarafın sünnetten ve kıyastan dayandığı delillerle birlikte- derlenip bir kitap

halinde kendisine sunulmasını emretse, sonra bunlara bakıp birleştirici ve

kesin karakterde bir kitap yazsa; umarız ki Allah hata ile doğrunun karışımı

olan bu hükümleri tek bir doğru hüküm kılar”. Kısaca İbnü’l-Mukaffa‘ ülke

genelinde bir kanunlaştırmaya gidilmesini teklif ediyordu.

Şüphesiz fıkhî hükümlerin tedvîninin (derlenip kanun haline getirilmesinin)

faydalarının yanı sıra birtakım sakıncaları da vardı. Ayrıca İslâm hukukunun

aslî kaynaklarından sünnetin henüz tedvîn edilmemiş olması da, bu

meyanda dikkate alınması gerekli çok önemli bir husus idi. Bu yüzden

İmam Mâlik, halifenin kanunlaştırma yönündeki teklifini kabul etmedi.

Sonuç olarak, İslâm dünyasındaki bu ilk kanunlaştırma girişiminin

olumlu neticelenmediği görülmektedir. Fakat bu, sözü edilen girişimi harekete

geçiren ihtiyacın ortadan kalktığı anlamına gelmez. Aksine bu yöndeki

ihtiyaç zamanın ilerlemesi ile kendisini daha fazla hissettirir olmuştu.

İşte bu açmaz (bir yandan hukuk birliği ihtiyacının bulunması, diğer yandan

kanunlaştırmaya gidilememesi) karşısında müslüman toplumlar spontane

(kendiliğinden) bir çözümle bu meseleyi halletmek durumunda kalmışlardır.

Bu çözüm de mezheplerin istikrar kazanması, bir anlamda, bir mezhebin

esas alınıp ona kanun misyonunun gördürülmesi olmuştur.

Artık bir mezhebin çözümleri bazı konularda diğer mezheplerdekilere göre

-toplumun ihtiyaçlarını karşılama, fakihe ve hâkime doyurucu görünme ve

hatta adalet duygusunu tatmin etme yönünden- daha zayıf görünse bile, hukuk

birliğinin sağlanmış olması diğer yönlerdeki sakıncaları önemli ölçüde

hafifletmiş oluyordu. Böylece İslâm dünyası -bazı sınırlı ve mevziî düzenlemeler

bir yana- birden fazla mezhepten yararlanarak toplum geneline uygulanacak

hukukî hükümleri kanun haline getirme yönündeki bir tercihe ancak

  1. asrın başlarında (1917 yılında Osmanlı Hukûk-ı Aile Kararnâmesi’ni yürürlüğe

koyarak) ulaşabilmiş, bir anlamda, “hukuk emniyeti” düşüncesine hukukun

diğer fonksiyonlarına nisbetle daha fazla önem verilmiştir.

Şu halde, bir mezhebe sıkı biçimde bağlanmanın temel gerekçesi, çelişmezlik

ve kendi içinde tutarlılık arayışıdır. Şayet mezheplerin, kendi içinde

tutarlılığı sağlayan metotlara sahip birer hukuk doktrini olduğu söylenebilirse,

bir mezhebin esas alınması bu arayışı tatmin edecek en iyi yollardan

biri sayılabilir. Fıkıh usulü eserlerinin kaleme alınmaya başlandığı ilk dönemlerde

ortaya konan tavırlar (özellikle Hanefî usulü etrafındaki tartışmalar

ve açıklamalar) dikkatle incelenirse, İslâm bilginlerinin mezheplere (özellikle

kendi mezheplerine) bu nazarla baktıkları yani onu kendi içinde tutarlı kurallar

bütünü olarak gördükleri anlaşılır.

Bununla birlikte her mezhepte bu hususta eleştiriye açık noktalar bulunabileceği

inkâr edilemez. Öte yandan, teorik olarak mezhebin usulü kendi

içinde tutarlı olsa da, pratik hayatın ortaya çıkardığı ihtiyaçlar ve toplumdaki

değişmeler karşısında, ya da dayanılan delilin (özellikle sünnet malzemesinin)

yeniden gözden geçirilmesi ile, fıkıh alanında uzman kişilerce (bir

mezhep esas alınmakla beraber bazı meselelerde başka mezheplerden iktibasta

bulunma yahut her bir meseleyi yeniden inceleyerek en uygun çözümü belirleme

şeklinde) değişik mezheplerden yararlanma yoluna gidilmesi, çelişmezlik

arayışı düşüncesini ihlâl etmez.

Günümüz şartlarında, hukukî uyuşmazlıklara (yargı kararlarına) konu

olan meselelerde, bu mânadaki ihtiyacın giderilmesi -izlenecek yol açısından-

büyük zorluklar taşımaz. Her bir konunun uzmanlarınca, toplumun

ihtiyaçlarını karşılayacak ve delili en kuvvetli görüşün belirlenmesi ve bu

çözümün kanunlaştırılması; sonra kazâî ictihadlar mekanizması ile bir taraftan

bu çözümlerin doyuruculuğunun kontrolü bir taraftan da uygulama

birliğinin sağlanması; şartlar değiştikçe bu çerçevede gereken değişikliklerin

yapılması mümkündür. Dolayısıyla, hukuk alanında tek mezhebe sıkı bir

şekilde bağlanma düşüncesi, temelindeki gerekçeyi yitirmiş demektir.

İslâm fıkhının sadece günümüzdeki çerçevesi ile hukuk alanını düzenlemekle

kalmayıp kişinin Allah’a karşı vecîbelerini de düzenlediği dikkate

alınırsa, konuya müslüman fert açısından da bakmak gereği ortaya çıkar:

Dar anlamıyla dinî konularda da (ibadetler ve helâl-haram konularında) bir

müslümanın kendi içinde tutarlı kurallar bütününü hayatına uygulamak

istemesi tabiidir. Hukuk birliğinin olmadığı bir ülkede farklı farklı hükümler

uygulanarak bir hukuk anarşisi yaşanması ne kadar rahatsız edici ise, kişinin

kendisini ikna eden haklılık gerekçeleri olmaksızın dinî yaşantısını değişken,

ölçüden mahrum kurallara göre yönlendirmesi de o kadar, hatta

-mahkeme kararlarında olduğu gibi dünyada olup biten bir hesaplaşma ile

sınırlı olmadığı için- daha çok rahatsız edicidir.

İşte bu yönüyle bir mezhebe bağlılık, kişi için güvenli bir yol sayılabilir.

Fakat bu, izlenmesi zorunlu ya da en iyi yol olduğu anlamına da gelmez.

Avam açısından konuya bakıldığında, kişinin her bir meselede hükmün

dayandığı delilleri ölçüp tartması, bir meselede başka mezhebin hükmünü

aldığında metodik açıdan çelişkiye düşülüp düşülmeyeceğini tesbit edebilmesi

beklenemez. Şu halde ona, bir mezhebe bağlanmanın verdiği güveni

sağlayıcı bir alternatif sunmak gerekir.

Bu konuda güven verici bir yöntem olmak üzere (kişinin Allah’a karşı

kulluk görevini huzurla ifa edebilmesi için) biri genel diğeri özel nitelikli iki yol

önerilebilir:

Genel nitelikli güven yolu, icmâya aykırı olmayan (yapılan uygulamanın

hiçbir İslâm âliminin vardığı sonuçla bağdaştırılamaz duruma düşmediği) bir çözüm

olmak kaydı ile, herhangi bir müctehidin görüşü ile amel edilebileceğinin

kabulüdür. Bu yolu izleyen kişi, her bir müctehidin Allah katında doğru olanı

araştırmak için âzami çabayı harcamış olduğu, hepsinin aynı kaynakları esas

aldığı ve Allah katındaki doğrunun bunlardan herhangi birindekine uygun

olduğuna dair açık bir delil bulunmadığı noktasından hareket etmiş olacaktır.

Felsefî temel itibariyle bu tutum tutarlı sayılır; çünkü kaynaklar birdir ve

ictihadla amaçlanan hedef birdir. Metodoloji açısından ise tutarlılığına güvenle

bakılabilmesi kolay değildir. Meselâ, bir meselede Kur’an’ın mütevâtir de olsa

sünnetle neshini kabul etmeyen bir müctehidin görüşünü uygularken, başka

bir meselede Kur’an’ın mütevâtir sünnetle neshini kabul eden bir müctehidin

görüşünü uygulamak; bir meselede, bir sahâbenin Resûlullah’tan rivayet edip

daha sonraki tabakalarda tevâtür sayısındaki râvilerce rivayet edilen hadise

(meşhur sünnet) metodik açıdan ayrı bir değer veren müctehidin görüşünü

uygularken, başka bir meselede bu tür hadisi haber-i vâhid sayan ve ona göre

bir metodik rol tanıyan müctehidin görüşünü uygulamak gibi durumlara düşülmeyeceğini

garanti etmek mümkün değildir. Bununla birlikte, zaruret, ihtiyaç

gibi gerekçelerle (ki bunlar İslâm fıkhının herkesçe kabul edilen ilkeleridir)

kişinin birden fazla mezhep hükmünü dinî hayatında bir araya getirmesi de,

kıstastan mahrum gelişigüzel bir seçim yapmış olma endişesini ortadan kaldıran

bir güvence sayılabilir.

Özel nitelikli güven yolu ise, bir meselede hangi ictihadın delillerinin daha

kuvvetli ve içinde bulunulan zamanın şartlarına daha uygun olduğuna

dair ehliyetli kişilerin veya kuruluşların yaptıkları tercihlerin esas alınmasıdır.

Bu tür tercihler, çoğunlukla, metodik çelişki şüphelerinden uzak olup,

daha çok, hadislerin sıhhat derecelerinin gözden geçirilmesine, farklı yorumlar

yahut maslahatla ilgili farklı değerlendirmeler içinden mevcut şartlara

en uygununun belirlenmesine yöneliktir.

Bu ikinci yolun, avam açısından, dinî yaşantıyı tutarsızlıklara düşmeden

sürdürebilmek için izlenebilecek en emin yol olduğu söylenebilir. Bu yolda,

tercih edilen görüşün dayanakları ve diğer görüşlerle karşılaştırmasının yapıldığı

yayınları takip ederek yürünmesi halinde, bu yolun aynı zamanda

kişinin fıkıh kültürünü geliştirmesine ve böylece topluma bu konuda bir

seviye kazandırılmasına da yardımcı olacağı şüphesizdir.

Bu alanda müslümanları aydınlatma ve onların güvenerek uyabilecekleri

tercihleri ortaya koyma hususunda ilgili kuruluşlara önemli görevler düştüğü

açıktır.

Bu tahliller ışığında tek mezhebe bağlılık ve telfik ile ilgili görüşlere kısaca

değinip, mezheplerin kolay hükümlerini izleme hakkında bir değerlendirme

yapmak uygun olur.

Tek Mezhebe Bağlılık

“Telfik” konusu ile “tek mezhebe bağlılık” meselesi arasında sıkı bir bağ olduğundan,

önce bu mesele hakkındaki görüşlere kısaca değinmek gerekir.

Bu mesele ele alınırken, müctehid olmayan bir mükellefin durumunun

söz konusu olduğuna ve böyle bir kimsenin şer‘î-amelî konularda daima bir

mezhebe göre davranması gerekip gerekmediği sorusuna cevap arandığına

dikkat edilmelidir. Gerek devlet gerekse fert planında bir mezhebe bağlanma

gereğini ortaya çıkaran tarihî ve fikrî temellere daha önce temas edilmişti.

İşte bu bağlanmanın “taassup” derecesine ulaşmasını takip eden dönemlerde,

bir mezhebe bağlı davranmanın ve hatta hep o mezhep üzere kalmanın

vâcip olduğu (dahası mezhebinden ayrılana ta‘zir cezası uygulanması gerekeceği)

yönünde fikirler ileri sürülür olmuştur. Buna karşılık muhakkık âlimler,

ictihad edemeyen bir mükellefin hep bir mezhebe bağlı kalmasını gerektirecek

şer‘î bir delil bulunmadığını, böyle bir kimse için vâcip olanın, ehliyetine

kani olduğu âlimlere sormak, öğrenmek ve buna göre davranmaktan ibaret

bulunduğunu ispat etmeye çalışmışlardır.

Telfik

Telfik, sözlükte, “kumaşın iki kenarını birleştirip dikmek” anlamına gelir.

Fıkıh ve usûl-i fıkıhta da bu anlamdan hareketle, farklı hükümlerin bir araya

getirilmesini ifade etmek üzere kullanılmıştır. Ancak bu ortak noktanın ötesinde

fıkıh ve usûl-i fıkıh eserlerinde telfik başlıca üç anlamda kullanılmıştır:

  1. a) Fıkıh eserlerinde telfik kelimesi bazan, ictihadî ihtilâftan kaynaklanmayan

iki farklı hükmü birleştirerek uygulamak anlamında kullanılmıştır. Meselâ,

“yemin kefâretinde on fakirin bir kısmını yedirmek, diğerlerini giydirmek şeklinde

telfik yapılması câiz değildir” denirken bu mâna kastedilmiştir.

  1. b) Fıkıh usulü eserlerinde telfik bazan, bir meselede önceki müctehidlerin

söylemediği ve onların görüşlerinin ortak noktasını ihlâl eden yeni bir

görüş ortaya atmak anlamında kullanılmıştır. Daha çok icmâ bahsinde incelenen

bu meselenin taklit değil ictihad ile ilgili olduğu açıktır. Buna

“ictihadda telfik” denebilir.

  1. c) Fıkıh ve fıkıh usulü eserlerinde, telfik denince daha çok şu anlam kastedilir:

Belirli bir meselede birden fazla ictihadî görüşü bir arada (veya bir arada

sayılabilecek şekilde, yani birincisinin tesiri kalkmadan diğeriyle) amel edip ortaya

bu müctehidlerden hiçbirinin kabul etmeyeceği mürekkep bir durumun ortaya

çıkması. Telfikin dar anlamı budur. Buna “taklitte telfik” denir.

İslâm tarihinde hicrî VII. asırdan itibaren tartışılmaya başlanan bu mesele

hakkında mutlak olarak olumsuz görüş belirtenlere karşı bunun câiz olduğunu

savunan pek çok âlim vardır. Bununla birlikte genellikle muhakkık âlimler ve

özellikle muasır araştırmacılar bu konuda bazı kayıtlar konması ve bu kayıtlara

riayet edilmesi halinde telfikin câiz olacağını kabul ederler.

Bu kayıtları şöylece özetlemek mümkündür: a) Telfike ihtiyaç duyulması.

  1. b) Daima kolay hükümleri alarak dinî hayatın keyfîliğe dönüştürülmemesi.
  2. c) Bu yolun “kanuna karşı hile” amacına alet edilmemesi. d) Helâlharam

meselelerinde ihtiyata riayet edilmesi.

En geniş anlamıyla ele alınırsa telfik değişik mezheplerin hükümlerinden

yararlanmayı da (buna intikal de denilmektedir), dolayısıyla değişik mezheplerin

kişiye kolay gelen hükümlerini seçmeyi de ifade eder. Dar anlamıyla

telfik (yani bir meselede birden fazla ictihadı birleştirip bu ictihad sahiplerinin

hiçbirinin benimsemeyeceği mürekkep bir durum meydana getirme) dahi -bazı

kayıtlarla- tecviz edilince, bunun (mürekkep bir durum meydana getirmeden

değişik mezheplerden yararlanmanın) tecvizi -belirtilen kayıtlara riayet şartıyla-

evleviyet gereği olur.

Fakat bunda, “b” şıkkında belirtilen şarta riayet etmeme ihtimali çok

kuvvetlidir. Çünkü değişik mezheplerin kolay hükümlerini alırken, kişiyi

buna yönelten âmil “kolaycılık” düşüncesidir. İslâm dinindeki “kolaylaştırma”

ilkesi, bu ilkenin amaçlarına uygun olarak kullanılırsa ilke hedefine ulaşmış

olur. Fakat bu ilke şahsî arzulara vasıta olarak kullanılırsa, ilke hedefinden

sapmış ve dinî hayat keyfîliğe dönüştürülmüş olur.

Mezhebe bağlılığın tarihî ve fikrî temellerini açıklarken belirtildiği üzere,

burada üzerinde durulan konu, hukukî ihtilâfları çözümleyecek hükümler

(kanun ve kanunlaştırma) olmayıp, müslümanın dünya ve âhiret saadetini

kazanmak üzere izleyeceği ve müeyyidesi sadece uhrevî olan kurallar, kısaca

dinî hayatın tanzimi meselesidir. Şu halde, kişi bu konuda tutarlılık

fikrine önem vermek, telfik için konan kayıtlara riayetsizlik halinde gerçekte

kendisini aldatmış olacağının bilincinde olmak ve azîmet yahut ruhsatı tercih

konusunda (Şâtıbî’nin de belirttiği üzere) kendisinin fakihi gibi davranmak

durumundadır.

İslâm Konferansı Teşkilâtı’na bağlı İslâm Fıkıh Akademisi de 21-27 Haziran

1993 tarihleri arasında Bruney Dârüsselâm’da yapılan VIII. dönem

toplantısında aldığı 1 nolu tavsiye kararında, fıkıh mezheplerinin kolaylık

sağlayan hükümlerini alıp uygularken başlıcalarına yukarıda değinilen ölçülere

riayet edilmesi gerektiğine dikkat çekmiş ve özellikle kişinin böyle bir

yol izlerken kendisini vicdanen rahat hissetmesi gerektiğine işaret etmiştir.

Bu arada, fıkıh mezheplerine veya mezhep imamlarına bazı meselelerde

farklı görüşlerin nisbet edilmesinin tabii karşılanması gerektiğine işaret edilmesi

yararlı olur. Şöyle ki: Çoğunluk itibariyle mezhep imamlarının görüşleri

rivayet yoluyla sonraki nesillere intikal ettiğinden, fıkıh eserlerinde bir meselede

aynı fakihe ait birden fazla görüş yer alabilmiş ve bunlardan hangilerinin

daha kuvvetli olduğunu ortaya koymaya yönelik tesbitler üzerinde

daima fikir birliği oluşmamıştır. Öte yandan bir fakihin değişik zamanlarda

veya farklı değerlendirme sebebiyle aynı mesele için farklı görüşler ortaya

koyduğu da bir gerçektir. Özellikle İmam Şâfiî’nin Mısır’a geldikten sonra

birçok görüşü değiştiğinden, genellikle ona nisbet edilen ictihadlarda genelde

kadîm (eski) ve cedîd (yeni) şeklinde bir ayırıma gidildiği görülür.

mezhebe uymak farz mıdır, mezheplere inanmayanlar, mezheplere uymak zorunda mıyız, mezhebi inkar etmek, neden bir mezhebe bağlı olmalıyız, ben mezheplere inanmıyorum, mezheplerin hepsine uymak, bir mezhebe bağlı olmalı mıyız

CEVAP VER