“Kermil” Doğmamış Bebeğimin Adı. – Safiye’ye Mektuplar-17

0
728

Kermil, Nablus ta bir dağ… Doğmamış bebeğimin adı.

Fatih in ara sokaklarında, karanlık izbe bir ev. Yoğun rutubetin ve karanlığın içinde nasılda nefes alırdım, nasılda nefes alırdık.

 

Önemi yoktu yaşadığımız yerin. Aynı duvarlar arasında olmaktı bizi öylesine mutlu eden, rutubeti duyurmayan.

Bir resim gördüm yeşile çalan kirli duvarda.
Kim bu? Eski bir savaşçı

Ne güzel gelirdi kulağıma dinlediğimiz müzikler. Anlamazdım ne makamını, ne sözünü Nedir bu şarkılar? Devrim müzikleri

İzlediğimiz filmlerin çoğu siyah ve beyaz insanların çatışmalarını içerirdi.
Niye aşk filmleri izlemiyoruz? Neden sürekli bu tema?
Devrimciyim ben

Telefonuna, bilgisayarına, çantana dokunamazdım. Onlar senin özelindi. Elbette dokunmazdım. Ama asıl sebep senin özeline duyduğum saygı mıydı? Hayır belkide. Şifreleri bilmemem. Anlamazdım, anlam veremezdim. Neden her şeyin bu denli sır? Neden her yerde bir şifre?

Yatak odanın duvarlarındaki Arapça yazılar, telefonda konuştuğun Arapça kelimeler. Ancak bir kaçını anlayabilecek kadar dilini öğrenmiştim senin.

Bir gece sabaha karşı 03:30

Kapı çaldı. Uyandırdım seni. Her zaman ki soğuk ifaden ve hareketlerinle ağır ağır yaklaştın kapıya. Kim o? demedin Beklediğin birileri varmış meğer. Bilemedim.

Kapıyı açmanla birlikte içeri giren üniformalılar. Yere yatırdılar seni. Arama emri dediler. Ne oluyor ne yapıyorsunuz? Bırakın onu…

İki dakika içinde bütün ev alt üst edildi. Bilgisayarın, telefonun, evrak çantan alındı. Ve her yer didik didik tarandı.

Nedendi bu kargaşa?
Duvardaki resimler, dinlediğimiz müzikler, izlediğimiz filmler ve beraberinde sen ve ben bir araca götürüldük ellerimiz arkada.

-Ne oldu neden götürüyorlar bizi?

 

-Özür dilerim.

Sadece bir özürdü senden tek duyduğum. Açıklama bekledim ama sen öylesine büyük bir özgüven içindeydin ki ellerin kelepçeliyken bile. Başın dik duruyordun. O halin güven verdi bana. Benim başıma ne geleceği nereye götürüldüğüm umurumda değildi. Sen vardın ya yanımda, korkuda ne?

Böyle bir güven anında kabul etmiştim seninle, senin ülkene gelmeyi.
Bomba sesleri, işgaller, açlık, hapis hayatı…
Hepsini kabul etmiştim. Sen yanımda olacaktın ve ben senin olduğun her yerde güvende olacaktım.

Gitmesek burada kalsak olmaz mı? Demiştim bir keresinde.
-Hayır. Ülkemin bana ihtiyacı var. Oraya gidip insanlara yardım etmeliyim. Savaşmalıyım. Taşla, sopaylada olsa savaşmalıyım.

Haklıydın. Ülkeni böylesine sevmen sana bir daha aşık olmama neden olmuştu Sen bir hekimdin. O insanların ve toprağının sana ihtiyacı vardı.

Nazım’ın sözünü hatırlatmıştın bana
“Bir yârim, bir vatanım”

Yoğun bir sorgu sürecinden sonra beni aynı gün salıvermişlerdi. Devrimcinin ne olduğunu bilmeyen ben, böyle bir suçtan sorgulanmıştım. Sen yoktun.48 saat boyunca seni bekledim o binada, kaldırımda, kapı önünde. Seni bırakıp orada nereye nasıl gidebilirdim?

Sonra sen gözüktün. Yorgundun, gözlerin kızarmış, yüzün çökmüş. Sıkıca sarıldım sana, teninin kokusunu çektim içime ve o an düşündüm; bu tene bir daha sarılamama, kokusunu duyamama hayatımın sonu olurdu.

Bir taksiye atlayıp eve gittik. Yol boyunca hiç konuşmadık. Yormak istemedim seni. Ev karmakarışık, dağınık.

-Duş almak ister misin?
-Çok uykum var.

-Peki. Sen uyu hadi biraz. Yatağın üzerindekileri acele ile yere attım. Üzerini örttüm.

-Yanıma gel. Seninle uyuyayım.
-Peki.

Yanına uzandım. Sen belkide aynı dakika içinde dalmıştın çoktan korkulu rüyalara. Sessizce kalktım. Ortalığı topladım. Yemeğini pişirdim. Banyonu hazırladım. Ütülü çamaşırlarını kanepenin kenarına koydum.
Seslendin. Koştum yanına.

-Saat kaç?
-Dokuz

-Çok uyumuşum
-Banyonu hazırladım. İstersen bir duş al sonra yemek yiyelim.

-İyi olur.

Yemekte de hiç konuşmadık. Çayını getirdim. Tek şekerli içerdin. Çay kaşığının sesi seni rahatsız etmesin diye büyük bir dikkat ve nezaketle karıştırdım çayını.

-Yaptığım bir yanlış yok. Hatalı olan birşey yapmadım. Ben bu ülkenin fakültesinden mezun olan bir doktorum. Suçum kendi ülkemi sevmem. İşgale boyun eğmemem. Burada yeterince hizmet ettim. Şimdi bana ihtiyacı olan insanların arasına dönmeliyim.

Dikkatle dinledim onu. Hiç sormadım, sorgulamadım, yargılamadım. O gece bizimle birlikte diğer arkadaşlarının evlerine de baskınlar düzenlenmiş ve onlarda sorgulanmıştı.

-Ne zaman gidiyoruz?

-Sen ne zaman istersen.
-Yapabilecek misin? Emin misin?

-Sen varsın ya yanımda. Korkmuyorum.
-Filistin ile ilgili Nablus ile ilgili her şeyi anlattım sana. Duyduğun bütün gerçeklere rağmen gelecek misin?
-Evimin neresi olduğunu bilmiyorum. Ait olduğum bir yer olmadı bugüne kadar. Benim yerim senin yanın. Evimi özledim.

-Filistin’li anneler kadar cömert, onlar kadar vatan sevgisi duyacak mısın peki?
-Nasıl?

– Orada kadınlar çocuklarının üzerine bombaları sarıp, dualar ile uğurlarlar. Yapabilecek misin?

Bir kaç dakika düşündüm.
Nasıl yapabilirdim böyle birşeyi. Karnımda taşıyacağım, can katacağım, doğumuna şahit olacağım, emzireceğim, büyüteceğim, peşinden koşacağım, sevgimi emeğimi katacağım, benim canım, benim kanım olan, benden olan, benim eserim ve onun eseri olan bir canı nasıl canlı bomba yapıp ta salıverirdim kalabalıklara.
Yok, hayır yapamazdım.

-İyi de ben Türk üm. Seninle gelecek olmam, seninle evlenecek olmam benim taşıdığım kanı değiştirmez. Ben canımı, benden olan bir bebeği nasıl kendi ellerimle ölüme gönderebilirim. Doğru olmadığını söyle, yalan de.

-Orası ile ilgili bugüne kadar hiç yalan söylemedim sana. Bütün gerçekleri bilmen gerekiyor.
-Biz birbirimizi seviyoruz. Senin ülkenin işgal altında olması, israil in saldırısı, lanet olası şu savaş bizi ayırmaya neden mi?
-Benimle evlendiğin vakit sen de Filistin’li olacaksın. Unutma.

Aklım iyice karışmıştı ne yapmalıydım. Çok sevmiştim. Dedim ya ne bomba sesleri, ne yangınlar, ne üzerime yağacak olan mermiler, ne üzerime sıçrayacak kanlar… umrumda değildi hiç biri.

-Kermil olsun doğacak bebeğimizin adı
Demiştin.
-Kermil nedir?
-Nablus ta bir dağ.

merhaba.                                                                                                       Sevgili Safiye,
Arefen ve bayramın mübarek olsun.
Bak sana bir sürprizim var.
Esra’dan sana hitaben yazılmış bir mektup var. Yayınlanma gününe bu mektubu bırakamam. Ondan ve benden sana bayram hediyesi olarak kabul et.
Biz seni çok seviyoruz. Çoooooooook, çoktan da çok seviyoruz.

Bayram sabahı kendine bir Türk Kahvesi yap, benim adıma, kendine hediye et. Gözlerinden öptüğümü düşün. Benim gözlerim şu anda doldu, seninle o kahveyi içerken ödeşelim… Annene babana kardeşlerine birer fatiha okuduktan sonra, otur, birlikte içiyormuşuz gibi iç, o kahveyi. Ben de burada aynı şeyi yapacağım.
Sağ ve selamette ol… Nice bayramlara.

selam en selame hocam

Okudum Safiye ile mektuplarınızı hocam, ağlarken ne kadar okunursa öyle okudum işte…

Ahhh kardeşim, Safiye´m… Daha en başta… İlk seni öğrenmeye başladığım anda hıçkırıklara boğuldum, cesaret edemedim okumaya yazdıklarının devamını… Ağladım, çok ağladım hem de… Hem kendime hem sana ağladım hıçkıra hıçkıra… Hatasız kul olmazdı kardeşim ve biz de hatalıydık… Bir kere battık diye, bir kere yanlış yaptık diye unutmayı seçmiştik… Ama unuturken, daha çok saplandığımızı daha çok battığımızı da unutmuştuk… Sadece anlık yaşarken ne kadar da acı çekiyorduk… Ama kimse bilmedi… Karşımızdaki bilmedi ki bizi… Dinlemedi ki oturup… Onun için tek düşünce zevkti, sefaydı… Ama biz kurtulmak istiyorduk, Allah a yakın olmak istiyorduk… Allah´ı özlüyorduk… O’nun ahlakıyla ahlaklanmak, Peygambere layık ümmet olmak istiyorduk… Ama utanıyorduk karşısına geçmekten…
Namaza layık olmadığımı düşünürdüm hep, kılmaya hakkım yok derdim de kendime acı çektirirdim… Az biraz huşu yakalar namaza sarılırdım da sımsıkı, her seferinde yine yine yine dibe batardım… Ama bu mücadelelerimi bilmezdi kimseler… Kimsecikler bilmezdi… Ara sıra çok darlandığımda ağlaya ağlaya yazardım da hacı âli´ye neye ağladığımı bilmeden dindirirdi gözümdeki yaşları… Allah´tan olduğunu bilirdim… Çünkü başka dinleyen yoktu ki… Başka yardım eden yoktu Allah´tan… Kim vardı çevremde beni dinleyecek… Tektim… Yalnız… Evde bir odaya kapanır saatlerce ağlardım, ama kalkıp Allah’ın huzuruna çıkamazdım… Ama bir çıksaydım, düzelecekti her şey biliyordum…
Ama hem hata işleyip her seferinde yüzsüz yüzsüz nasıl çıkacaktım Allah´ın huzuruna… Nasıl el bağlayacak, geldim kapına diyecektim… Cesaretim yoktu… Hem de hiç… Kendime ne güvenim vardı ne cesaretim… Battıkça batıyordum ama çıkmak da istiyordum… Duam gözyaşlarımdı, gönlümde sessiz sessiz haykırışlarımdı… Allah´ı hala düşünüyor olduğum için biraz huzur geliyordu ama yine aynı gün yaptıklarımdan dolayı gidiyordu…
Ama sen kurtuldun işte elhamdülillah, kurtuluşun duan oldu, Peygamberimiz Allah’ımız yardım etti… Şimdi sana sevinçten ağlarken kendime de pişmanlıktan ağlıyorum… Kıskanmaksa adı, evet kıskanıyorum… Hem de bu güne kadar kimseyi kıskanmamışken, seni kıskanıyorum… Allah´a bu kadar çabuk yaklaşmanı, Allah tarafından bu kadar sevilmeni… Senin gibi olsa sonum, huzur dolsam, sevinçten saatlerce ağlasam… Görsem de Peygamberimi ağlasam ağlasam ağlasam… Ama şükrüm hep bende… İkimiz için… Allah ne kadar da merhametli di mi… ne kadar da Büyük, Yüce, Ulu… Biz bir adım gittik de o bize kaç adım geldi… Hem de bu kadar battık demişken…
Hani ensemizden yakalanmış olduğumuza yaşayarak, gerçekten görerek inandık… Başıboş olmadığımıza… Ve bu yaşadıklarımızın da bir hayrı olduğuna görerek inandık… Bak kavuştun Rabbine… Mutlusun, huzurlu… Haberini alıyorum hep… Ben de onun sancısı içindeyim… Mutlu olmanın, huzuru yakalamanın sancısı içindeyim… Ağladığıma bakma sen… Huzurluyum, hiç olmadığım kadar… Ama içimi de anlarsın sen… Zihnimin nasıl da yorulduğunu bilirsin… O yorgunluk hâkim üzerimde… Bitkinim biraz… Bitkin… Olaylara tepkisiz gibi… Ama yoo hiç olmadığım kadar olayların içindeyim… Asıl şimdi ben ben´im… olayları düşünen, yaşananlarda bir tecelli olduğunu bilen ve ne olduğunu anlamaya çalışan bir kızım şimdi… Şu yaşıma kadar ne kadar boş gelmişsem, şu andan sonrasında o kadar çok dolduracağım gönlümü… Ben değil, Rabbim dolduruyor, yardım ediyor… Gün bile turuncusuyla başka gülümsüyor gözüme… Bir bebeğin başını okşadığımda gözlerindeki o ışığın nereden Kimden geldiğini ve ne için geldiğini biliyorum… Allah´tan geldi ve bize yine Allah´ı hatırlatıyor o ışıklar… İşte ümidim bu kadar çok bende ama dedim ya tepkisiz gibiyim, bunu da en kısa zamanda aşacağım biliyorum…
Ben senin kadar şanslı mıyım bilmiyorum, ben farkında da değildim çoğu şeyin… Farkına varmam şu bir ay içinde oldu… Rabbi zidni ilmi derken gönlüm, bakışlarım duruşum değişti de geçmişimle yüzleştim… Canım bir ay içinde hiç olmadığı kadar çok acıdı, yaram çoookk kanadı… Ama bu acı çekmelerim canımın acıması Allah içindi bu sefer… Kendime bilerek acı çektirmeme, sağa sola vurmama, duvarlara tekme atmama gerek kalmamıştı bu sefer… Kendi kendime bilerek acı çektirmeme gerek kalmamıştı… Allah´a her yaklaştığımda geçmiş hatalarımla yüzleşmem enn büyükkkk, çoooookkkk büyük acıydı benim için zaten… Ve o acıların kaynağını, yaramın kökünü bulduk da attık onu bedenden, candan… Şimdi de yarayı sarıyoruz işte… Eskisi kadar acımıyor ama… Tek ne zaman acıyor biliyor musun, Peygamberimi görmek istediğimde… Ümitle korku arasında en çokkk acıyor… Utanmakla, başarmanın mutluluğu aynı anda olduğunda çooookkk acıyor… Ama bırak acısın… Hamdım, pişmem gerek, değil mi?
Şimdi gel yanıma da, beraber sarılıp ağlayalım kardeşim, Safiye´m…

 

CEVAP VER