Ruhumuda Aldım Bataklıkta Yüzdüm. Neredeydin? – Safiye’ye Mektuplar -18

0
626
Ruhumuda Aldım Bataklıkta Yüzdüm. Neredeydin? – Safiye’ye Mektuplar -18
5 (100%) 2 votes

Ruhumuda Aldım Bataklıkta Yüzdüm. Neredeydin?

Dün sabah geldim bu şehre. Uzun zaman olmuştu buradan ayrılalı. Ülkenin bir ucundan diğer ucuna arabamla seyahat etme fikri, yaşanan terör olaylarından dolayı ürkütücü geldi ama her kilo metreyi hazmederek ilerleme isteği doğdu içimde, düştüm yola.

Uzunca bir yolculuk oldu. Gece ve gündüzü gördüm bastığım her toprakta ve geçtiğim her şehirde farklı yaşanıyordu gün ile gece. 

Evi bulmam hiç zor olmadı. Nasıl unutabilirdim ki. Yıllar önce bahçe kapısından yaka paça kovulduğum adresti orası. Sonrasında bütün yaşamım o kapının dışında geçmişti. Aynı yere dönmüştüm işte. Hayatımın bittiği ama aynı zamanda da başladığı yerdeydim. Beyaz iki katlı bir ev. Büyük bahçesi, fiskiyeli havuzu, meyve ağaçları ve çiçekleri var. Bahçe biraz bakımsız kalmış. Hâlbuki onun en büyük keyfi bahçesindeki çiçekleriydi. Onlara merhamet eder, sevgi ile konuşur ve şefkatle dokunurdu. Bana hiç göstermediği büyük bir sevgi ile bağlıydı onlara. 

Bahçe kapısını açtım. Betondan dökülmüş ince uzun bir asfalt ve sonunda evin kapısı. Anahtarın balkondaki saksının altında olduğunu biliyordum. Kapıyı açtım. Bir adım attım ve çok ağır bir koku ile doldurdum ciğerlerimi. Evde insanı bir anda sarmalayan ağır bir koku ve kasvet vardı. Belki bir yerlerden beni izliyordu. Bilemiyorum. Kapıyı kapattım. Bir an önce bütün odaları gezmek ve neler olduğunu görmek istedim. 

İlk önce alt kattan başladım. Salon, mutfak, çalışma odası, banyo ve veranda. Yukarı çıktım. Yatak odaları, kiler, banyo ve genişçe bir balkon. Denizi ve sahili görebiliyordum. Sabahları yürüyüş yapan insanları izlemek ve günün doğuşunu seyretmek çok keyifli olacaktı. Ev biraz dağınıktı. Temiz ama dağınık. Dolapların içi, çekmecelerin çoğu dağıtılmış. Belli ki bir şeyler aramış ve toplamaya vakti olmamış. Belki bir ilaçtı aradığı ya da bir kâğıt belkide bir resim…
Alt kata indim tekrar. Çalışma odasına girdim. Duvar boydan boya kitaplar, eski dergiler, gazeteler ile doluydu. Bilgisayarı, not defteri ve gözlüğü masanın üzerinde. Dolapların içine bakarken ne aradığımı bilmez bir halde, eski bir albüm geçti elime. Kırmızı kaplı eski bir albüm. İçinde kendisinin, ailesinin, annemin, teyzelerimin, dayılarımın çocukluk resimleri vardı. Sayfalarda ilerledikçe yakın tarihlere geliyordum. Annem, babam, kardeşim, ablam ve diğer yakınlarımız akrabalarımız…

Birden gözlerim doldu. Ağlamaya başladım. Bu koca evde, tek başımaydım. Elimdeki albümün içindeki hiç kimse ama hiç kimse yoktu yanımda. Yanımda olmalarını bırakın, hayatta yoktular. O gün geldi aklıma. Camii avlusunda sayamayacağım kadar çok tabut koymuşlardı ya önüme, hangisine yalvarayım, hangisine ağlayayım beni de götürün diye demiştim ya işte onlar, o tabuttakiler şimdi ellerimin arasında ve ben onları görüyorum. 

Geçmişe dair ve kaybettiklerime dair birçok anı ve hatıra vardı bu küçük karanlık odada. Mutfağa geçtim. Kirli bardak ve tabaklar… Buzdolabında çürümüş, küflenmiş yiyecekler… Bakıyorum. Benden farklı görünmediklerini fark edip gülümsüyorum onlara. Bir sigara yaktım, salondaki kanepeye oturdum. Duvarlarda tablolar vardı. Birinde bir kadın. Uzun siyah saçlı, boynuna bir ip geçirmiş ve başı öne düşmüş. Resimdeki tek karanlık olan şey kadının uzun siyah saçlarıydı. Onun dışında gökkuşağı niteliğinde renkli bir tablo. Resime meraklıydı. Belki kendine ait bir tabloydu bu. Altına imza atılmamış. Diğer tablolarda aşağı yukarı aynı temada. Birşeyler anlatmak istediği çok belli ama objeler ile renkler birbirinden oldukça zıt. Hepsinde bir acı bir hüzün var fakat renkleri alacalı, insanın gözünü yorarcasına canlı. Sanırım yaşarken o da ruhunu koruyamadı ve göçüp giderken o yılgın, karmaşık ve hasarlı olan ruh ile gitti. Bilmeme imkân yoktu. 

Beni neden kovmuştu bu evden.16 yaşında küçük bir kızdım. Evet, küçüktüm, büyüme merakım yoktu, hiç istememiştim büyümeyi. O hep bunu istermiş meğer. Beni o kapıdan dışarı attığı gün, aynı saniyede ben onaltısında küçük bir kız değil, onaltısında koca bir kadındım artık. Acıyı yaşa, kederin tadına bak, ellerini çamura sür demişti bana. Öyle yaptım bende. Kederden bozma mutluluklar yaşadım, acıyı dibine kadar tattım, sadece ellerimi değil, bedenimi, bedenimle birlikte ruhumu yanıma alıp bataklıkta yüzdüm. Yüzdüm ya şimdi arıyorum ki hangi su temizler, hangi su yıkar bu kiri. Kızın, damadın, diğer çocukların, torunların… Onlar hayattalarken huzurlu büyük bir aile idik biz hatırladın mı? Peki, onları kaybetme ile birlikte ne olmuştu sana? Ne olmuştu da beni hiç merak etmemiştin, arayıp sormamıştın. Sokaklarda, kaldırımlarda karşılaşma ihtimalimiz vardı ya seninle, hiç olmadı bu buluşma. Karşılaşsak hatırlar mıydın beni. Sanmıyorum. 

Şimdi bu büyük evdeyim. Hiç kimsem yok, yine yalnızım ama sebebini bilmediğim bir güven içindeyim. Bu duvarlar, bu yerler ve onların içinde barındırdıkları hatıralar mıdır benim böyle hissetmeme neden olan. Bu evde yaşadığım sürece(ki) bu süre ölümüm ile sonuçlanacak, o zamana kadar katlanacaksın bana. Evini, bahçeni, çiçeklerini, kitaplarını, tablolarını severdin sen. Onları yalnız bırakmazsın biliyorum. Ve ben o ölüm anı gelene kadar her baktığım köşede, her dokunduğum yerde seni görüp “neden beni sokaklara attı? Neden bir kedi yavrusuna hissettiği merhameti bana hissetmedi?” diye düşüneceğim. Cevabını belki bu evin, o baktığım ve dokunduğum köşelerinden birinde bulacağım ya da sonsuza dek muamma! Ve bu evin ışıkları akşamları hiç yanmayacak, senin için dualar edilmeyecek, sureler okunmayacak. Son bir merhamet diyorum kalbimde sana dair ama olmuyor, başaramıyorum. Yıllar önce bu evin, şu anki gibi aynı güveni vermesi için kapıyı sonuna kadar açsaydın bana, hayatta kalan tek yakının olan torununa, emin ol ki ne ben böylesine çirkin, utanç dolu, çok ağır yükler altına girecektim, nede bedellerini ödemek için yaşamımdan vazgeçecektim. Ve sen belki dilimden dökülen, yüreğimden geçen bir fatiha suresine kulak verecektin. İkimizde ne çok şey kaybettik, ne çok acılar yaşadık. Tablolarında okudum seni. Acıların varmış seninde en az benim ki kadar.

Birbirimizi kaybettik. Kendimizi kaybettik.
Sanırım şu anda sana kendini bulman için yardım ediyorlardır gittiğin yerlerde. Ben de aynı arayıştayım.

Hayırlı günler hocam. Bayramınızı kutlayamadım. Bayramınız mübarek olsun ellerinizden öpüyorum. arife günü yola çıktım hocam şehir dışındaydım. Yıllardır görmediğim hatta küs olduğum bir teyzem vardı. Onun yanına gittim. Bir kaç gün onunla kaldım. Neden derseniz, ben kimim ki kula küseyim, sitem edeyim. Yaşananlar yaşandı geçti gitti. Bataktaki halime sebep birilerini aramak ya da suçlamak hiç yakışır mı bana. Kalbimden kini nefreti sökmek istedim. onun için gidip elini öptüm. mutlu oldu, sevindi, özür diledi. Huzur doldu içime teyzemle barışınca.

Hocam sevdiğim gencin askerlik yapacağı dönem belli oldu. inşaallah haziran ayında gelecek. Kısa dönem çıkması benim için çok iyi oldu biliyorsunuz. Dün yanımdaydı. Askerden gelince hemen yüzük takalım, iyi bir iş bulup bir iki ay içinde evleneceğiz dedi.
Hocam çok tuhaf bir haldeyim bu aralar. Sanki şuurum kapalı. Ayaklarım yerden kesilmiş uçuyormuş gibiyim. Bu halim sevinçten ya da mutluluktan değil tam olarak sanki. Sanki birşey beni bilmediğim ama korkmadığım yerlere götürüyor ve ben öylesine inanmışım ki hiç şüphe duymuyorum tedirgin olmuyorum. Giderken bana söz verdi benden söz aldı. Eşim olarak bırakıyorum seni burada, ona göre davranacağını biliyorum. Bekle beni dedi. Söz verdim, istedim, sevdim… Bekleyeceğim tabiî ki.

Ailesinden dolayı biraz korkum vardı ama bunları konuştuk. İçim rahatladı azıcık. Kendimle ilgili değil ona bir laf gelmesin üzülmesin diye korkum. Kız kardeşi yok, annem babam seni kızları gibi sevecekler, eğitimli insanlar cahil değiller korkma sen benimsin, herkesin karşısında savunurum seni dedi. Onu tanıyınca farkettim bir çocuk bir insan kesinlikle doğu terbiyesi almalıymış hocam. Ailesi onu gerçekten çok iyi yetiştirmiş. Yıllar önce kaybettiğim ailemdi bana bu derece sahip çıkan. Onlardan sonra kimse tutmadı yüreğimden, elimden. Ama şimdi…

Birlikte Malatya’daki somuncu baba türbesine gittik. Kalabalık bir yerdi. Sanırım orada eğitim alan Allah dostu öğrencilerde varmış. Dua ettik. Bir adım arkasında namaz kıldım. Birbirimizi diledik. Allah bizi ayırmasın dedik. Sonra çok yaşlı bir teyze beni okudu. Elinde bir bıçak vardı bıçağı bedenime değdirerek okudu. Daha sonra Kayseri’deki başka bir türbeye daha gittik. Tam olarak ismini hatırlamıyorum ama seyit isimli bir zatın türbesi. Orada da dua ettim hocam. Umarım Allah orada yatan kişilerin yüzü hürmetine benim dualarımı kabul eder.

Hocam bu genç ile birlikte doğunun bir ilindeki bir türbeye gitmiştik geçen hafta. Ben orada dua ettim. Dedim ki Allah ım eğer bu genç benim nasibim ise tekrar buraya türbeye gelmeyi nasip et bize birlikte dedim. Sonra o ilde değil ama başka bir ildeki bir türbeye birlikte gittik. Acaba duam kabul oldu da bu gencin benim nasibim olduğunun işaretini mi verdi bana.
Dilerim Rabbim bizi birbirimize yazmıştır.

Ne çok şeyim varmış size anlatacak paylaşacak. Nasıl huzur doluyum hocam. Rabbime binlerce kez şükürler olsun.

Selam üzerine olsun Safiye.

Allah nice bayramlara sağlık afiyet içinde,mutlu yuvanda kavuştursun..

Teyzen olduğunu, barıştığını öğrenmek beni mutlu etti. İnsan kendisiyle ve rabbiyle barışınca, küs olduklarıyla barışması da kolay olur. Okuduğun dua seni içinde bulunduğun halden de, geçmişinin sorumluluk ve cezalarından da temizledi inşaallah.

Buradan bir çıkarım yapmak gerekirse denilebilir ki, en zorda olan insan bile dilerse, kırk gün içinde kendisini içine düştüğü berbat halden kurtarabilir. Yapması gereken kurtulmaya karar vermek, kusuru başkalarında aramak yerine kendisini özeleştiriye zorlamak, tövbe ederek Allah’tan yardım dilemektir. Namaza başlamak, bu duayı;
’’Ya latıfün ya latif, bi lutfikel hafiyyü bil kudretilleti isteveytü biha alel arş’’
her namazdan sonra 33 ten aşağı olmamak kaydıyla okuyabildiği kadar okumaktır. Bu okuma ve namazını aralıksız kırkbirgün sürdürmekten ibarettir. Secdelerinde üç kere ’’subhane rabbiyel ala’’ dan dan sonra üç kere de ’’subbuhun kuddüsün rabbilmelaiketihi verruh’’ demek ve ardından üç kere de Yusuf aleyhisselamın balığın karnına düştüğünde okuduğu; ’’La ilahe illa ente subhaneke, inni küntü minez zalimin’’ okuyarak secdeyi tamamlamaktır.

Bu şekilde kılınan namazlar ve ardından okunan, yukarıdaki tespihi okuyup ta, düştüğü kötü dudumdan kurtulmayacak bir insan olamaz. Yedi cehennem üzerine gelmiş bir insan bile kurtulur. Buraya derli toplu bir kere daha yazdım ki, mektuplarımızı okuyan insanlar yararlanabilsinler.

İkimizin arasındaki yazışmaları blok sayfamda yayınlamaya başladım. Ortalama yirmi kişi okumaya başlamış durumda. Giderek artıyor. Bazı okuyucular dostlarını haberdar ederek okuttuklarını bildirdiler. Ne büyük sevap işliyorlar, bilseler daha çok gayret ederlerdi.

Önceki mektuplarımızda belirtildiği üzere niyet edilmeli, salâvat getirilmeli, ibadeti bitirdiğimizde de ’’La ilahe illallahü vahtehu la şerike leh lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve ala külli şey’ün kadir’’ Tespihi en az bir kere okunmalıdır. Bu son tespih, dileklerin altına vurulmuş özel bir mühür gibidir. Duaların arşa yolculuğunda kesinlik ve çabukluk sağlar. Bu son yazdığımız tespih hakkında Resulullah s.v. Hiç kimse bu tespihten daha üstün bir şekilde Allah’ı tespih edemez buyuruyor. Bu tespihi yapanı, ancak daha fazla yapan geçebilir buyurmuştur.

Mutluluğun mutluluğumdur. Namazlarına ara vermeden devam etmeni dilerim. O okuduğun tespihi her namazdan sonra üç defa okumaya devam ederken, yasin suresinden bir kısa ayeti tesbih etmeni istiyorum. O ayet
’’Selamün gavlen mirrabbir rahiym’’ ayetidir. Günlük toplam 818 defa okunmalıdır. Beş vakte eşit olarak bölüp okuyabildiğin gibi, çalışma saatlerinde az, istirahat zamanının namazlarında daha çoğunu okuyarak 818 e tamamlanabilir. Bu ayetin tecellisiyle büsbütün selamete çıkarsın.
Önün ardın tertemiz olur.

O delikanlı ile aranızda oluşan ilgiye ve sevgiye sevindim. Umarım işleriniz devamına erer ve mutlu bir yuvanız olur. Allah’ın izniyle bana bildirilen odur ki, ebediyen bir daha dönmemek üzere kurtuluşun kapıları ardına kadar açıldı. Kendin istemedikten sonra sana kimse zarar veremez. Kendin ise içinden çıktığın bataklığı biliyorsun. Asla unutmamak üzere beyninin bir yerlerinde saklı tutacak, geçmişinden iğrenmeye devam edeceksin ki, nefsin dersini unutmasın.

İnsanların kalplerinde beslediği her türlü kin ve nefret kendilerine büyük zarar verdiğinden, başkalarına değil nefsimize karşı acımasız davranmalıyız. En çok eleştirilecek, suçlanacak olan kendi nefsimizdir. Biz istemezsek kimse bize zarar veremez.

Allah’ı, anne- babayı, akrabayı kırmayan, haklarını gözeten, bilerek zulüm yapmayan, kendinden düşkün olanlara kibirle muamele etmeyenler, namazında niyazında olanlar asla mahzun olmazlar. Onlar rableriyle barışık yaşarlar. İsyan etmeyen, nimete nankörlük etmeyenler dünyayı da cennet olarak yaşayıp, göçerler.

Türbe ziyaretleri de, yaptığınız dualar da Allah katında kabuldür, inşaallah. Ayakların yerden kesilircesine mutlu olman ne güzel. Senin hayatının benzerini yaşayıp ta kurtuluştan umudunu kesenlere ne güzel örneksin.

Tanışmamızdan önce yazdığın yazıları, mektuplarımızın başına koyarak yayınlıyorum. Sanırım birkaç tanesini eksik almışım. Onları da tespit edip yollarsan sevinirim.

Bir de mutlu olduğun zamanlarda da yazmaya devam ederek bana göndermeni istiyorum. Esra da çok mutlu. Bunalımlarından kurtulmuş görünüyor. Son mektupları kasvet değil, umut dolu. Henüz izleyenlere ulaşmış değil. Şimdilik sadece ben seviniyorum. Yakında okuyuculara da ulaşacak.

Bayram nedeniyle o delikanlıyla geziye çıktığını, mutlu olduğunu tahmin etmiştim. O nedenle merak etmeden dönmeni bekledim. Şimdi mutluluk haberlerini, ibadetlerini aksatmadan sürdürdüğünü duymaktan başka beklentim kalmadı. Seninle gurur duyduğumu bilmeni istiyorum. Alnından, gözlerinden öptüm. Sağ ve sağlıklı kal.

CEVAP VER