Safiye’ye Mektuplar -8 / Erkekler ve O Kadın ( Ben ) 1Bölüm.

0
672
Safiye’ye Mektuplar -8 / Erkekler ve O Kadın ( Ben ) 1Bölüm.
5 (100%) 1 vote

(Safiye’nin bir diğer yazısı. Ve bizim ortak yazışmamız, hemen arkasında.)

Bir mucize olduğumu söylediler bana çocukluğumda.”Düşün ufacık bir hücreden meydana geldin” dediler. İnanmıştım sevinmiştim o anki aklımla. Tanrının yeryüzüne bir armağanıydım öyleyse demiştim.
Zaman geçti, geçtikçe çelişkilerim belirdi. Kandırıldığımı fark etmem uzun sürmedi. Bir gece yarısı kaybettiğimde tüm yakınlarımı, bir enkazın altında endişe ile nefes alıp vermeye uğraştığımda, sağımda annemin, solumda kardeşimin cansız bedenlerinin, henüz soğumamış tenlerinin sıcağı ile kavrulurken, tanrı yüzüme bir tokat gibi çarpmıştı, mucize olmadığımı.

O büyük ve acınası gerçeği biliyordum ya bir avuntu da kalmamıştı geriye. Artık annem, babam, kardeşim bir yakınım, kimsem yoktu. Günlerce o enkazın başındaydım. Gidecek bir evim sığınacak bir dostum yoktu. Herkes acı ve çaresizlik içindeydi ama, bana baktıkça kendilerine ait acıları yüreklerinden çıkıp bana ait oluyordu. Delirdiğimi düşünüp vahlanıyorlardı. Çünkü ben esef ve saadet ikilemindeydim. Onlar bunu hissediyordu. Neden sonra uzaktan bir akrabam buldu beni ve Anadolu’nun büyük şehirlerinden birine sürgün etti.

Elimde bir valiz, yanımda o, Anadolu’nun büyük bir şehrinde buldum kendimi, yıllar önce. Tanıdığım hiç kimse yoktu. Korkuyordum. Boynuna sarılıp kulağına –;lütfen beni burada bırakma, yapamam, korkuyorum, dedim. Dinlemedi. Bak,
-öğleden sonra çıkacaksın okuldan. Caddedeki dolmuşlardan birine bin, o seni eve getirecek dedi ve öylece çekip gitti. Ağladım… Ne olur! Kimseye yük olmam, çalışırım, paramı kazanırım. Yeter ki beni geldiğim yere götür, bırakma dedim. Duymadı. Artık geri dönüşün imkânsızlığını fark edip yaşama hakkımın kaygısına düşmem gerektiğini anlamıştım.

Daha on altı yaşımdaydım. Beni bir odaya götürdüler. Bir makam koltuğunda orta yaşta hafif kambur bir adam.
– Gel bakalım. Burası sizin oraya benzemez hareketlerine dikkat et, dedi. O bunları söyleyip gereksiz nasihatlerde bulunurken, kapı kapının yanında bir sandalye ve sandalyenin altındaki bir çift lastik terlik ilişti gözüme. O ana kadar içinde bulunduğum zor durum ve yaşayacaklarımı bilmeme rağmen, yine de bir umut vardı içimde. Ama o bir çift lastik terlik yanıldığımı hatırlattı. Çok şeyi ifade etti.

Kötü geçen birkaç ayın sonunda, o kambur adam, bir gün makamına davet etti, beni.
— Anneni görmek istiyorum. Söyle okula gelsin
– Annem yok
– O zaman babanı çağır
– Babam da yok
– Ne demek yok? Sen piç misin? Dedi.
Öyle bir utandım, öyle bir yandı ki içim. Ben piç miydim gerçekten? Öksüz ve yetim olduğumu sanıyordum. Yanıldığımı anlatmışlardı bir kez daha.
—kiminle kalıyorsun, dedi.
— az ileride bir evde yalnız yaşıyorum. Ama halam var birkaç ev ötede oturuyor. Onu çağırayım, dedim.
—Defol sınıfına git, şıllık, dedi.

Şıllık ne demekti. Bilmiyordum. Öğretti. Evime geldim. Bahçe kapısını açtım yavaşça, basamakları çıktım ağır ağır. Yumuşak bir dokunuşla bile açılabilecek olan evimin kapısını araladım, içeri girdim. Çok ağladım çok bağırdım. Tarla, tarlanın ortasında fareli kerpiç bir ev. Kimse duymadı hıçkırıklarımı. Saatler geçti. Birilerine selam vermek istedim kimse gelmedi. Kendi sesimi unutmak üzereydim. Bir tencere çorba kaynattım günlerce aynı tencerenin başındaydım. Cebimde üç milyonla çok uzun zaman yaşadım. Kendi kendime tavla oynadım. Akşam oldu. Yırtık tülün ardından sokağa baktım, aaa herkes uyumuş bende yatayım artık dedim. Karşıda hiç ev olmadığını fark ettim. Gözlerim doldu ama ağlamadım.

Bir kâse suda bir damla zeytinyağı gibiydim. Ne karışabildim ne de dibe çökebildim. Sütten çıkmış ak kaşık değildim de bir maden işçisinin ellerinde ki kömür karası da değildim ya. Sevgi değil saygı bekledim. Hani körebe oynayacaktık. Hani yoktu karanlık ve büyük bir oda da bırakmak beni. Karanlıktan korktuğumu söylememiş miydim? Burada birçok mum var ama çekiniyorum elimi uzatamıyorum. Cesaretimi çaldınız. Siz oyunun başında oyunbozanlık ettiniz. Ölümü düşündürdünüz defalarca ona da gücüm yetmedi. Hani ben burada güvende olacaktım. Hani yokluğunuzu hiç anlamayacaktım. Anne, baba! İnsanlar çok kötü.

Aileden kalan üç beş şeye güvenerek bir gece kaçmak üzere yola koyuldum. Gece karanlıktı sokak boştu. Yürüdüm nereye olduğunu bilmeden. Uçsuz bucaksız tarlaların o meşhur bağların bahçelerin arasından uzanan ince yol üzerinde saatlerce yürüdüm. Artık merkezdeydim. Bir taksi bulup otobüs terminaline gitmek istedim. İlk araç ve bir süre sonra yanlarında olacaktım, öksüz bıraktıklarımın. Dokuz saatlik yol boyunca otobüsün en arka sıradaki koltuğunda oturan ve gözyaşı hiç dinmeyen hıçkırıkları hiç bitmeyen küçük bir kız. Önce yanlarına gittim.
-”Ben geldim. Bundan böyle hep yanınızdayım uzaklara gitmem sürgün edilmeyi kabul etmem” dedim. Beni duydular mı? Bilmiyorum.

Babadan kalan ama o dönemde içinde yaşamadığımız evimize gittim. Kapıyı açtım. Ne kadar sıcak bir ev geldiğim yere hiç benzemiyor. En azından gece uyurken üzerimden atlayan fareleri saymayacağım. Tülü araladım pencereden dışarı baktım. Dört yanım kocaman binalarla çevrili. Etrafta birilerinin yaşadığını bilmek mutlu etti, güven verdi ama bir yandan da ürküttü beni. O dev binalar ya bir afet sonucu yerle bir olursa ve küçük bir kız çocuğu acılara sokaklara ilk adımını atarsa…

Henüz liseyi bitirmemiştim. Ne yapacaktım, nasıl geçinip, nasıl okuyacaktım. Param yoktu, yiyecek ekmeğim yoktu, sarılacak bir battaniyem, serecek bir kilimim yoktu. O gece ve onu takip eden birkaç gece yanımda getirdiğim valizimin üzerinde sabahladım.
Bir akşam kapı çaldı. Elinde sıcak bir kâse çorba ile alt komşum bana gülümsedi.
-”çorba yapmıştım” dedi.
—zahmet etmişsiniz gerek yoktu, derken mutfağa doğru yöneldi ve kâseyi tezgâhın üzerine koymaya hazırlanırken bir gazete kâğıdının üzerindeki bayat ekmekleri ve zeytin tanelerini gördü. Utanmıştım. O ağlamaya başladı
—Lütfen, neyiniz var.
—Ben nasıl bir komşuyum. Günlerdir buradasın senin ne yediğini, ne nasıl uyuyup nasıl ısındığını bilmiyorum
Diyerek hızla evden çıktı. Salondaki duvarın kenarında oturdum. Çantama baktım, belki bir iki lira bozuk param vardır diye, yoktu. Zaten olsa otogardan eve onca yolu yürür müydüm? Bir iki saat sonra kapı tekrar çalındı. Açtım, bir de baktım ki alt komşum ve beraberinde genç, yaşlı kadınlar. Hepsinin ellerinde sırtlarında bir şeyler. İhtiyacım olandan daha fazlası hatta. Kabul edemem dediysem de dinlemediler. Öyle sıcak öyle içten davrandılar ki, annemin şefkatini hissettim. Neyse ki, o gece aylardır uyumadığım kadar rahat uyuyacaktım.

Peki ya ailem. Onlarda rahat mıdır? Hava soğuyunca üşürler, ısınınca toprakta kavrulmazlar mıydı?

Onun bunun yardımıyla liseyi bitirmiştim. Bir işe girip çalışmam gerekirdi. Öğretmenlerim bu fikrimden caydırmış, sınava girmemi sağlamışlardı. Onları dinledim. Artık ülkenin en iyi fakültelerinden birinde, istediğim bir bölümde burslu okuyordum. Okuyordum okumasına ama fakültenin ilk yıllarında, ileride tahsilli bir fahişe olacağım hiç aklıma gelmemişti.

hacı ali ( 11/25/2008 )
———————«»———————
Umarım sayfana girmeye devam ediyorsundur.
Yazılarını silmişsin… Seni merak ediyorum. Kaybolma, habersiz kaybolma lütfen.

———————«»———————
Safiye ( 11/25/2008 )
———————«»———————

Hayırlı günler hocam. Yazılarımı silmek istedim. Geçmişi kimseyle paylaşmak istemiyorum ve unutmak istiyorum. Onun için hiçbir şey bana hatırlatmasın geçmişi. Burada doktoruma anlatıyorum ya. Yazmayı da bıraktım artık. Yazmayacağım bundan sonra. Ama sayfaya girmeye devam ediyorum. Sizin sohbetinizden, nasihatlerinizden alı koyamam ki kendimi.

———————«»———————
hacı ali ( 11/25/2008 )
———————«»———————
Hayırlı günler kızım… Safiye
Sana izninle safiye diye hitap etmek istiyorum… Artık biiznillah tertemiz olacaksın. Hem sağlık yönünden hem de geçmişinden kurtularak anandan doğduğun kadar saf ve temiz olacağından bu isim ilham oldu.’Günahlarınız denizin köpekleri kadar bile olsa tövbe ettiniz mi ananızdan doğduğunuz gibi olursunuz’ Lafzı Hz. Muhammed efendimize (s.a.v.) ait bir Hadi-si şerifedir. Vermiş olduğum o ayeti okumaya devam etmeni istiyorum. O ayetin tecellisi seni doktoruna da, mükemmel bir çevreye de iyi bir eşe de götürecektir.
Gelecek senin için güzel gelecektir.Buna bütün samimiyetinle inan,lütfen.Beni durumundan habersiz bırakma..Mali imkanlarım yeterli olsaydı çoktan yanında olacaktım..
Seni bütün kalbimle seviyor, çabalarını takdirle karşılıyorum. Kaderine gücenmekten vazgeçmeni istiyorum. Bunda da bir hayır olmalı, acaba Allah beni hangi güzel geleceğe hazırladı diye düşünmeni istiyorum. Senin gibi milyonlarca genç kızımız olduğunu, içlerinde annesi babası sağ ve zengin olanlar da olduğunu biliyorsun değil mi… Bu durum, bu çağın ve çevrenin sizin gibilere yaşattığı bir kaderdi. İnşallah senin için bitti. Darısı diğerlerinin başına.
Çok yakın zamanda dünya düzeni değişecek, Ateistlerin yerini inananlar, kapitalizmin yerini sosyal devletler alacak… Sizler göreceksiniz. O güzellik gelirken kim bilir sen ve senin gibi zulme uğramışlar ne çok katkılarda bulunacaksınız. Har şey’in Allah’ın dilemesiyle olduğuna bütün kalbinle inanmanı istiyorum. Ben bunu fark edip tam inandığımda 23 yaşımda idim. O güne kadar işlediğim hataların yükünden tövbe etmekle beraber, yolumu tamamen Hakk’a çevirirken fark ettiğim gerçekleri aşağıdaki şiirle ifade etmiştim.

MEĞER TÖVBE GİZLİ ŞİRKMİŞ
Ilgın -1993

Yıpranan anı defterim, satır/ satır ibret kokar.
Alır gider bilincimi, kaderimi ummana sokar.

Satırlarda mahkûm bekler, yıllarca çektiğim ahlar.
Soluk resimlere tutsak, acısı tükenmiş vahlar.

Geçmişteki hataların, çaresini bulur muydum?
Acıları çekmeseydim, bugünkü ben olur muydum?

Doğru-yanlış hangisidir, yaşamasam bilemezdim.
Bu yazgı benim yazgım, istesem de silemezdim.

Yaşadığım geçmiş zaman, kesin kader biliyorum.
Hak yazgımın kaleminden, son kez özür diliyorum.

Kül iradenin yanında, cüz irade n’olacakmış.
Tedbirlerde kaderdenmiş, yazılanlar olacakmış.

Hakk’ın ezel kitabında, her işi kul işler imiş.
Cüz irade dedikleri, kül iradenin cüziymiş.

Kader sırrına erince, rıza denizine yettik,
Meğer tövbe gizli şirkmiş, tövbeye de tövbe ettik.


Ara sıra okumadan duramam. Çünkü şeytan aklımızı kullanarak her zaman bizi yanlışa götürmek ister. O na karşı hemen bu şiirimi okuduğum olur.
Yeniden buluşmak dileğiyle, sağ ve sağlıklı kal.
Selam ve dua ile.

Küçük bir kız

Kilisenin çanlarıyla uyanırdı küçük kız
her sabah
eli pelüş ayısını arardı
yüreğinde telaşı
gözünü açmamıştı
yıllardır
Ve yılların uzaklaştırdığı ayısını
kimler almıştı?

Göğsüne değen
namahrem ellere
bir türlü alışamıyordu
ki karsı çıkacak olsaydı
[ ha-şa]
köpek gibi susturacaklarını
çok iyi biliyordu
küçük//müydü?

Rüyasında güvercinleri görürdü
ve mavinin saltanat sürdüğü gökyüzünü
ha deseler koşacaktı yanlarına
dörtnala

bi nefes alabilseydi
haykıracaktı bozkırlara, dağlara
lanet olasıydı üzerindeki bu ağırlık
her günü lanetli kılan
elleri kırmalıydı,,

elini yüzüne götürdü küçük
görmesindi onu ayısı
böyle kirli
lekeli dünyasına girmesindi
bir daha asla
hiç olmazsa ayısı kirlenmeseydi

küçük kızın;
bir geçmişi vardı
kan kusturulmuş
bir de namusu
s u s t u r u l m u s

Ve o “küçük bir kız” bile değildi artik,

NOT; bu şiir elma kokusu rumuzlu şair tarafından eklenmiştir.

CEVAP VER