Tasavvufta Kurumlaşma Dönemi

0
653
Tasavvufta Kurumlaşma Dönemi
4.5 (90%) 2 votes

Tasavvufta Kurumlaşma Dönemi

 

Tasavvufta Kurumlaşma Dönemi

Sûfîlik ve sûfî cemaatler ortaya çıktıktan sonra bu cemaatler ve örgütler
mekânlara ve binalara ihtiyaç duydular. İlk zamanlarda camiler, mescidler,
evler, iş yerleri, sûfîlerin buluşma, konuşma ve meselelerini müzakere etme
yerleri idi. Fakat örgütler gelişip yaygınlaşınca yeni mekânlara ve binalara
ihtiyaç duyuldu. Herevî’nin Tabakåtü’s-sûfiyye‘de dediği gibi ilk tasavvufî
kurum Suriye’de Remle’de Hankah adıyla kuruldu, zamanla hızlı bir artış ve
yaygınlık gösterdi. Çeşitli dönemlerde ve bölgelerde bu kurumlara ribat,
tekke, zâviye, dergâh, âsitâne gibi isimler verildi. İsimlendirmede kurumun
büyük veya küçük, merkez veya şube olması da dikkate alındı. Tekkeler,
tarikat denilen örgüt üyelerinin devam ettikleri, toplu veya ferdî olarak
zikir yaptıkları, sohbet ettikleri, edep-erkân öğrendikleri, terbiye gördükleri,
ruhen arındıkları ve olgunlaştıkları kurumlar olmakla beraber çoğu zaman
çeşitli dinî ve dünyevî ilimlerin öğretildiği kurumlar da oldular. Özellikle
kırsal alanlarda medreselerin görevlerini de üstlendiler. Ayrıca yolcuların ve
gariplerin barındıkları önemli sosyal müesseseler haline geldiler. Tekkelere
yapılan vakıflar, devlet adamlarının, hayır sahiplerinin ve tarikat mensuplarının
yaptıkları bağışlar tekkelerin görevlerini etkin bir biçimde sürdürmelerine
ve toplumların ihtiyaç duydukları huzurlu bir mânevî havayı meydana
getirmelerine imkân verdi. Ayrıca tekkeler başta edebiyat, şiir ve mûsiki
olmak üzere birçok güzel sanatın doğduğu ve geliştiği müesseseler oldu.
Bir tekkede şeyh veya halifesi, çeşitli mertebelerde bulunan müridler,
dervişler, tekkede yemek hazırlama, sofra kurma, odun getirme, temizlik
yapma gibi işlerde görevli işçiler, tekkeye yardım eden ve oradaki işlere nezaret
eden yöneticiler, misafirler ve garipler bulunur. Bunların düzenli bir
biçimde çalışmaları ve görevlerin aksamaması için uyulması gereken birtakım
kurallar, bir çeşit yönetmelikler vardır. Bu kuralları ilk defa derli toplu
bir biçimde ortaya koyan Ebû Saîd Ebü’l-Hayr (ö. 440/1048) oldu. Ebû Hafs
Ömer es-Sühreverdî (ö. 632/1234) Avârifü’l-maârif isimli eserinde söz konusu
kuralları genişletti ve ayrıntılı bir şekilde ortaya koydu.
VII. (XII.) asır tasavvufta önemli gelişmelerin gerçekleştiği bir dönemin
başlangıcıdır. İbn Arabî (ö. 638/1240) kendisinden önceki sûfîlerin fikirlerinden
de yararlanarak, vahdet-i vücûd terimi ile ifade edilen bir görüş ortaya
attı. el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye ve Füsûsü’l-hikem gibi eserlerinde bu konudaki
düşüncelerini genişçe açıkladı. Allah-evren, Allah-insan ilişkisinin vahdet-i
vücûd eksenli bir açıklamasını yaptı. Felsefeden ve kelâmdan aldığı bazı
delillerle fikirlerini ispatlamaya çalıştı. Sadreddin Konevî, Fahreddîn-i Irâkî,
Abdülkerîm el-Cîlî, İbn Fârız, Aziz Nesefî, Şebüsterî, Abdürrezzâk el-Kâşânî
ve Câmî gibi ünlü sûfîler bu yolda onu izleyerek geniş ölçüde vahdet-i vücûdu
birçok müslüman ilim ve fikir adamının dünya görüşü haline getirdiler.
Diğer taraftan Ebû Saîd Ebü’l-Hayr Arapça’nın yanı sıra Farsça’yı tasavvuf
dili haline getirmek için ilk defa ciddi bir adım attı. Onu bu yolda Hücvîrî
izledi ve Farsça ilk tasavvuf kitabı olan Keşfü’l-mahcûb’u yazdı. Baba Tâhir
(ö. 410/1019) ve Senâî (ö. 525/1131) gibi şairler tasavvufî düşüncelerini
Farsça şiirlerle ifade ederek bu tarzı âdeta tasavvufun dili haline getirme
yolunu tuttular. Onları bu yolda Attâr (ö. 627/1223) ve Mevlânâ (ö. 672/
1273) gibi ünlü sûfî şairler izledi. Mevlânâ’nın Mesnevî ve Dîvân-ı Kebîr
isimli eserleriyle bu hareket zirveye ulaşmış oldu. Şebüsterî (ö. 720/1320)
Gülşen-i Râz’da, Fahreddîn Irâkî (ö. 688/1289) Lema‘ât’ta, Câmî (ö. 898/
1492) çeşitli eserlerinde bu yolda yürüdü.
Yûsuf el-Hemedânî’nin müridi, Yeseviyye tarikatının kurucusu Pîr-i Türkistan
Ahmed Yesevî (ö. 562/1166) ilk defa ve başarılı bir şekilde tasavvuf
hayat tarzını ve düşüncesini Türkçe ifade etmeye başladı. Hikmet denilen
tasavvufî şiirlerini Dîvân-ı Hikmet adı verilen bir eserde toplandı. Daha sonra
Mansûr Ata, Abdülmelik Ata, bunun oğlu Tac Hoca, torunu Zengî Ata, Said
Ata, Süleyman Hakîm Ata, Sadr Ata, Bedr Ata gibi mürid ve halifeleri onun
tasavvuf geleneğini Türkistan’da devam ettirdiler. 1071’de Anadolu’nun
fethedilmesi üzerine çeşitli tarikatlara mensup dervişler, özellikle Yesevî
geleneğine bağlı olanlar burada faaliyet göstermeye başladılar. Fakat yeni
fethedilen bu beldelerde daha ziyade baba, gazi, sultan gibi unvanlarla anıldılar.
Ahmed Yesevî’nin şiir anlayışı Yûnus Emre’de (ö. 1320) daha da sadeleşerek
ve güzelleşerek devam etti. Anadolu ve Balkanlar’daki pek çok
mutasavvıf onu örnek aldı. Yazıcıoğlu Muhammed’in (ö. 855/1451) Muhammediyye’si,
Ahmed-i Bîcân’ın (ö. 858/1454) Ahmediyye’si ve Envâru’lâşık¢
n’i, Eşrefoğlu Rûmî’nin (ö. 874/1469) Divan’ı ve Müzekki’n-nüfûs’u,
Niyazî-i Mısrî’nin (ö. 1150/1737) Divan’ı, Anadolu ve Balkanlar’da büyük
bir ilgi ile okunan eserler oldu. Sadece mutasavvıflar ve tarikat ehli tarafından
değil, bunların dışındaki dindarlar tarafından da asırlarca rağbet gördü.
Başta Yûnus Emre’ninkiler olmak üzere bu şair mutasavvıfların şiirleri dinî
mûsikinin de ana malzemesini oluşturdu. Bu gelişmeler geniş kitlelerde din
duygusunun yerleşmesini ve kökleşmesini sağladı. İlâhî denilen bu tür şiirler
coşkuyla okundu ve dinlendi.
Osmanlılar’da tekke edebiyatı kadar tasavvuf mûsikisi de büyük bir gelişme
gösterdi. Özellikle mevlevîhâneler bu işin öncülüğünü yaptı.

CEVAP VER