Tasavvufta Örgütlenme Dönemi

0
876

Tasavvufta Örgütlenme Dönemi

Tasavvufta Örgütlenme Dönemi

Tasavvufun ferdî yönü daha önemli olmakla beraber sosyal yönü de küçümsenmeyecek kadar önemlidir. Tasavvufî hayatın bazı biçimlerini bireyler tek başına yaşar.

Fakat bu hayat, bu konunun uzmanları, hocaları ve üstatları
olan şeyhlerden ve mürşidlerden öğrenilir. Bu öğrenmede mürid ve
tâlip denilen öğrencilerin üstatlarıyla birlikte bulunmaları, mânevî hayatı
beraber yaşamaları şarttır. Çünkü tasavvufî hayat tıpkı birçok sanat gibi
egzersizler ve pratiklerle öğrenilir. Bunun için de birliktelik ve beraberlik
esastır. İşte bu durum hem zaman zaman mürşidlerin ve üstatların bir araya
gelerek yaşadıkları mânevî ve derunî deneyler konusunda fikir alışverişinde
bulunmalarını ve vardıkları sonuçları aralarında müzakere etmelerini gerektirir,
hem de müridlerin mürşidlerinin gözetiminde ve denetiminde bulunmalarını
zorunlu kılar. Bu sebeple baştan beri sûfîler sohbet denilen bir birlikteliğe
büyük önem vermişlerdir. İlk zamanlarda şeyhlere daha çok üstat
ve sohbet şeyhi, müridlere de sâhip (sohbette bulunan, sohbete katılan) deniliyordu.
Böylece üstatlar çevresinde toplanan ve sohbetlere devam eden
sâhipler, yani müridler birer cemaat oluşturuyordu. Bu cemaatlerin yaptıkları
sohbetlerin çoğu halka açık olmakla beraber bazı sohbetlere yabancılar
alınmıyordu. Ancak belli bir mertebeye ulaşan müridler bu sohbetlere kabul
ediliyordu. Cüneyd-i Bağdâdî, “Biz tasavvuf sohbetlerini kapalı kapıların
ardında yapardık” derken bu hususu anlatıyordu. İşte bu gizlilik tasavvuftaki
sırrı, yani gizemi meydana getirir. Tasavvufî hayatın belli bir aşamasında
mutlaka bir gizem söz konusudur. Bazan müridlere göre yabancılar
için, bazan üstatlara göre müridler için bir gizem, yani yabancılara göre müridlerin,
müridlere göre üstadın az çok gizemli bir yönü vardır. Bundan daha
önemlisi ilâhî sırdır. Tasavvuf bir bakıma, imkân ölçüsünde rubûbiyyetin
sırlarına âşina olmayı amaçlar. Tasavvuf sohbetlerinin müridlere edep ve
erkân öğreten, onları terbiye eden, ahlâklarını güzelleştiren yönü kadar söz
konusu esrarengiz yönü de önemlidir. Gizliliğin sebebi, mânevî alt yapısı
bakımından eksik olanların yanlış anlama ve sapmalarını engellemektir.
Son derece gösterişsiz başlayan, ama gayet feyizli geçen tasavvufî sohbetler
kısa bir zaman sonra bir cemaatleşme halini aldı. Büyük sûfîlerin tasavvufî
görüşleri ve yaşayışları az çok birbirinden farklı idi. Bu da meşrep (mizaç,
karakter, zevk) farkı olarak görüldü. Bu durum tasavvufa eğilimli olanların
kendi mizaçlarına, ruh ve zihin yapılarına uygun düşen üstatları tercih etmelerine
imkân verdi. Böylece Tayfûriyye (Bistâmiyye), Cüneydiyye, Musâhibiyye,
Sehliyye, Hakîmiyye, Hafîfiyye, Seyyâriyye, Nûriyye, Harrâziyye, Kassâriyye
(Melâmetiyye) ve Tüsteriyye gibi tasavvufî cemaatler ortaya çıktı. Bu ekollerden
birine bağlanan bir mürid, mânevî hayatında belli bir üstadın görüşlerine
ağırlık veriyordu. Cemaatler arasındaki olumlu ilişkiler tasavvufî gelişmeyi
hızlandırdı.
Söz konusu tasavvufî sohbetler ve cemaatler hicrî VI. (XII.) asırda daha
düzenli, daha disiplinli bir örgütleşmeye dönüştü. Bu örgüte tarikat denildi.
Abdülkadir-i Geylânî’ye (ö. 562/1166) nisbet edilen Kadiriyye, Ahmed Yesevî’-
ye (ö. 562/1166) nisbet edilen Yeseviyye, Ahmed er-Rifâî’ye (ö. 578/1183)
nisbet edilen Rifâiyye, Ebü’n-Necîb es-Sühreverdî’ye (ö. 563/1167) nisbet
edilen Sühreverdiyye, Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî’ye (ö. 593/1196) nisbetle Şâzeliyye
tarikatları bu asırda ortaya çıktı. Bunları Necmeddîn-i Kübrâ’ya (ö. 618/
1221) nisbetle anılan Kübreviyye, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’ye (ö. 672/
1273) nisbet edilen Mevleviyye, Ahmed el-Bedevî’ye (ö. 675/1277) nisbetle
Bedeviyye gibi tarikatlar izledi. VII. (XIV.) asırda ise Bahaeddin Nakşibend’e
(ö. 791/1389) nisbetle Nakşibendiyye, Sirâceddin Ömer’e (ö. 800/1397) nisbet
edilen Halvetiyye tarikatları kuruldu. Bu tarikatlar şeyhlerin mürid ve halifeleri
aracılığıyla Fas’tan Endonezya’ya, Somali’den Kazan’a kadar İslâm ülkelerine
yayıldı. Selçuklular ve Osmanlılar zamanında ise Mevlevîliğin yanı sıra Anadolu’da
Hacı Bektâş-ı Velî’ye (ö. 670/1271) nisbet edilen Bektâşiyye, Hacı
Bayrâm-ı Velî’ye (ö. 833/1429) nisbet edilen Bayramiyye, Aziz Mahmud Hüdâî’ye
(ö. 1038/1628) nisbet edilen Celvetiyye gibi tarikatlar, ayrıca daha evvel
Anadolu dışında kurulan tarikatların pek çok şubeleri oluştu. Bundan başka
Ahî Evran diye bilinen Şeyh Nasîrüddin (ö. 660/1262) Kırşehir’de ahîlik
teşkilâtını kurdu. Fütüvvet ehli Anadolu’da birçok şehirde örgütlendi. 1071’de
Anadolu fethedildikten sonra Irak’tan, Suriye’den, daha fazla da Horasan’dan
gelen gazi dervişler, alperenler ve Horasan erleri İslâmiyet’in Anadolu’da ve
Balkanlar’da yayılmasında etkili oldular.

CEVAP VER