YUNUS EMRE NİYAZİ MISRİ

    0
    1440

    YUNUS EMRE NİYAZİ MISRİ

    Mustafa Hakkı Söyler

    28 Kasım 2014 Cuma 01:12

    Erik dalına çıktım, onda yedim üzümü
    Bahçe sahibi azarladı, ne yersin cevizimi…

    Her meyvenin bir ağacı olduğu gibi her yapılan amelin de bir çeşit ustası vardır. Her işin bir aleti vardır. O iş onunla yapılır. Zahiri ilimleri kazanmak için alet ve malzeme olarak “Lügat – Sarf -Nahiv – Adab – Kelam – Usül – Hadis – Tefsir” bilgilerine vakıf olmak gereklidir. Batıni ilimlere sahip olmak için “İhlas”. “Mürşidin telkininde devamlı zikir.” “Az yemek, az uyumak, dünyayı, ahireti terk gereklidir.”

    Yunus’a göre: Erik, Üzüm – Şeriata, Ceviz ise Hakikate işarettir. Eriğin dışı yenir, çekirdeği yenmez. Erik zahiri amellere işarettir. Üzüm Batıni amellere işarettir. Üzüm yenir. Çekirdek ise benliktir. İbadetlerde riya, gösteriş vardır. Ceviz hakikate işarettir. Cevizin kabuğu atılır. Cevizin içinde atılacak bir şey yoktur. Erik arayan eriğe erik ağacında, üzüm talep eden üzümü üzüm bağında, ceviz arayan cevizi ceviz ağacında bulur. Üzümü erik ağacında arayan ahmaktır. Zahiri ilimleri öğrenmek isteyenler, şeriat ilimlerini içine alan fıkıh kitaplarına müracaat eder. Yapacağı amelleri kitaplardan öğrenirler.

    Sanatlardan hangisi olursa olsun, istediği sanata ait aletleri almalı, bu aletleri nerede kullanacağını ustasından öğrenmelidir. Ustası olmadan aletleri kullanmaya kalkanların sonu hüsrandır. Mürşidsiz şeriatı, tarikatı, hakikati öğrenmek isteyenlerin sonu hüsrandır. Batın amellerin iyisini ve kötüsünü öğrenmek isteyenler, mürşidin telkinlerine uymalıdır. Allah-u Teala’nın isimlerini, gönül kitabına nakşederek onlar ile meşgul olur. Tabir ilmine müracaat ile gördüğü rüyayı mürşidine anlatır. O’da müridin içinde bulunduğu müşkülünü hallederek manevi yükselişe devam eder. Hakikat ve marifette nefis makamlarına ulaşan Rabb’i ni tanır. Nefsini bilen Rabb’i ni bilir sözü bu gerçeği anlatmaktadır. Bu makamda yapılan amelin zevkine ermek isteyen, kamil bir mürşidin terbiyesinde çetin bir riyazata girmeli ve nefsini tüm kötülüklerden arındırmalıdır. Erik – Üzüm – Ceviz arayanlar her meyveyi kendi ağacında aramalıdır. Zahirde insan her istediğini elde edemez. Yapılan işlerde kılavuz gereklidir. Kendi kendine seyr-i süluk edenler kaza yaparlar.

    Evvela bilinmesi gereken, hangi meyvenin hangi ağaçta yetiştiğidir. Şeriat bahçesinin kılavuzu hocadır. Tarikat bahçesinin kılavuzu şeyh tir. Hakikat bahçesinin kılavuzu Mürşid-i Kamil’dir. Kendi kendine zikir çekmek, esmaya devam edenlerin sonu Manisa – Bakırköy’dür. Hakikat, tarikat bahçesine izinsiz girilmez. Kendiliğinden zikir çekmek, bahçeye izinsiz girmektir. Mürşidsiz – öndersiz şeriata, tarikata ulaşılmaz. Ulaşacağını sananlar boşuna uğraşmış olurlar. Hangi meyvenin, hangi ağaçta yetiştiğini bilmeyenler, canı üzüm isteyince üzümü erik ağacında ararlar. Eriği ceviz ağacında arayanların emekleri boşa gider. Mürşidsiz hareket edenler boşa kürek çekerler. Yunus bir müddet mürşidsiz gitmiş sonunda mürşide teslim olmuştur.

    Kerpiç koydum kazana poyraz ile kaynattım,
    Bu nedir deyüp sorana, bandım verdim üzümü…

    Kendiliğinden riyazat (nefis terbiyesi) yapanların başarılı olmaları mümkün değildir çünkü böyle kimsenin durumu rüzgar ile çamuru kaynatıp, yemeğe ve yedirmeye benzer. Kendi kendine yol alınamaz, manevi gıdalar elde edilemez. Gerçek mürşidin nefesi ateştir. Salike telkini ise çakmaktır. Mürşidin telkini bir kıvılcım ateşi yetişmezse veya talib kendini mürşide teslim edip, telkinlerine riayet etmezse, her ne kadar çalışsa da maksadına ulaşamaz. Ateşi bulup ciğeri pişirmek gerekir. Ocağa arkasını çeviren kişi her ne kadar üfürse de ocağı yakıp tutuşturamaz ve yemeği pişiremez.

    Dokumacıya iplik verdim, sarıp yumak etmemiş
    Yavaş yavaş dokur ve gelsin alsın bezini…

    Hakk’ı arayıp, gerçeği bulmak isteyenin kendisine bir mürşid lazım olduğunu bilmesi gerekir fakat her mürşide gönlünü kaptırmaması da lazımdır. Kalbin temizlenmesi için mürşid gereklidir. Dertlerine çare bulamayan, olmamış mürşit olduramaz. Kamil olmayan mürşid sana hilafet verir, “işin tamam oldu” derse, bil ki o cahil bir mürşittir. Zira iplik fark makamına, yumak manevi hale, bez cem makamına işarettir. Bu makamlara ulaşmak kemale ermeye işarettir. Kamil mürşid senin gönlünü okur. Hastalıklarını keşf eder. Sana huzur verir. Eğer bunlar yoksa o mürşidten uzaklaş. Mürşide varmaktan maksat, sende var olan manevi güçlerin ortaya çıkmasıdır.

    Fark makamı, fark kulluktur. Yapılan ibadetler kula nispet edilir. Cem makamı, kul benliğinden arınır. Eşyayı Hakk ile görür. Tam bir kulluk yapabilmesi için Cem ve Fark makamlarına ulaşmak gerekir. Tefrikası olmayan kulun kulluğu, cem’i olmayanın da marifeti muteber değildir. İbadet esnasında kulun “yalnız sana ibadet ederiz” demesi kulluktur. “yalnız senden isteriz” demesi ise makamı cem’dir. Cem-ül Cem makamı ise, İnsan-ı Kamil makamıdır. Allah’ın sonsuz birlik deryasına karışmak suretiyle kaybolup gider. Bütün eşyada Allah’ın tecellilerini görür. Buna Ehadiyet makamı da denir.

    Niyazi Mısri Hazretleri; Yunus Emre’nin beyitlerini şerh edebilmek için sekiz ay kağıtlar arasında tefekkür ile çalıştım. Bu esnada hayretler içinde kalmış, perişan olmuştum. Buna rağmen acaba Yunus’un muradını anlatabildim mi diye düşündüm. Yunus hazretleri bana uyku ile uyanıklık arasında, mana aleminde zuhur edip, çok iltifatta bulunarak müjdeledi ve; “Beyitlerime yaptığın açıklamalar, şerhler muradım üzeredir. Onları zahire çıkar. Ehli süluk olan fukara faydalansın. Ancak iplik verdim çulhaya beyti hakkında ki yazdığın şerhi yazma çünkü o benim kast ettiğim manayı ifade etmemektedir” diye beni ikaz etmişleridir. İşaret ettiği beyitler için yazılanlar, iptal edilip O’nun istediği şekilde yazılmıştır.

    Bir serçenin kanadın kırk kağnıya yüklettim
    Çift dahi çekemedi kaldı söyle kazanı…

    Bu beyt, tarikata yapılan amelin şerefini ve lüzumunu bildirmekle beraber, süluk ehlinin lüzumunu da bildirmektedir. Zahir ameller yapıldıktan sonra iç aleme önem verilmeli. Kağnı ile yürümek, zahiren yapılan amellere, kanat ile uçmak, batın ile yapılan amellere bir misaldir. İhlas ile yapılan amel çok güçtür.

    Bir sinek bir kartalı yere vurdu
    Yalan değil gerçektir, bende gördüm tozunu…

    Bu beyt, bazı riyaset ve mevki sahiplerini anlatmaktadır ve amelde kamil geçinen dünya cifesinin leş kargalarının, hal ehli kamil insanların hallerini nasıl inkar ettiklerini bildirmektedir. Zahir alimler, hal ehli ile alay ederler, onlara sorular yöneltirler. Hal sahipleri mütevazidir. Zahir ulema hal sahiplerinin gözünde sinek gibidirler. Bende gördüm tozunu. Bu olaylar benimde başıma geldi diyor Yunus.

    Kaf dağından bir taşı şöyle attılar bana
    Öylelik yola düştü, boza yazdı yüzümü…

    Kaf dağı şeriattır. Alimler şeriatın bekçileridir. Evliyanın sözleri mutlak olduğu için anlaşılması güçtür. Şeriata ters düştüğün zannederler. Alimler hal ehline taş atarlar halbu ki onların söyledikleri sözlerin manaları, gerçek alimlerin iç alemine doğan birer mana güneşidir. Yunus, onlar benim sözlerimin manasını anlamadıkları için attıkları taşlar bana ulaşmaz diyor. Zahir ilimler ilmin yarısıdır. Hakikat ilmi batın ilimdir. Boza yazdı yüzümü, bu sözden maksat, sır olan ilimleri açıklamaktan ödüm koptu diyor Yunus.

    Balık kavağa çıkmış zift turşusunu yemeğe
    Leylek kotak doğurmuş baka şunun sözünü…

    Balık ilham yoluyla kalbe gelen marifetullahtır. Marifet dalgaları ile sahile, arife inci taneleri gibi gelir. Kavak marifetullahta dünya esiri olanları temsil eder. Bunlar başkalarının sözlerini nakil ederler. Dertleri dünyalıktır. Yaptıkları zift turşusuna benzer, taklit ederler.

    Leylek kotak doğurmuş, burada anlatılmak istenen, Allah’ın velileridir. Burada sır vardır. Velilerin hallerini halk bilmez. Allah’ın erleri hallerini gizlerler.
    Benim veli kullarım kubbelerimin altında bulunurlar. Benden başkası onları bilmezler.”

    Yunus bir söz söylemiş, hiçbir söze benzemez.
    Erenler meclisinde bürü mana yüzümü.

    Allah erleri gerçek manaların ehli olmayanlardan korunması için böyle üstü kapalı, rumuzlu konuşurlar. Buzağının anasını emmesi için burunluk takarlar. Ehli olmayanlara ilahi sırlar verilmez çünkü onlar cahil oldukları için sırları kabul etmezler, inkar ederler. Erenlere taş atarlar. Hakikat çıplaktır. Rumuz elbisesiyle örtünür.

     

    İsmail Hakkı ALTUNTAŞ

     

    ” BİR VELİNİN OSMANLI İMPARATORLUĞUNU YIKAN AHI”

    10 Ocak 2011 · ihramcizade

    Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz hakkında bir yabancı tarihçi olan Dimitri KANTEMİR’in[1] kitabına derc ettiği bu hususu bizim yerli tarihçilerimizin göz ardı etmeleri çok acı olduğu gibi, birde bu tarih kitabının 1980 de Diyanet İşlerinin Din İşleri Yüksek kurulu tarafından yasaklanma tavsiyesinin bulunması gariplikler yurdu olan memleketimizin yalnız dış güçler tarafından yıpratılmadığı kendi kendimize çok yaptığımızın hataları görmek açısından önemli olduğunu belirtmek isteriz.   Kitaptan aldığımız bölümde  Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîzin Rodosa sürgün gidişini bir yabancı gözüyle okumanız için burada alıntıladım.

     

    37-MISRİ EFENDİ’NİN TAKDİR EDİLMEYE DE­ĞER TUTUMU:[2]

    Sadrazamın savaş hazırlıklarıyla uğraştığı ve hatta kentin dışında karargâh kurduğu bir sırada, Bursa Şeyhi Niyâzî-i Mısri Efendi [3], kendisi­nin ilahi yardımına inanan derviş adı altında üç binden çok gönüllüyü bayrağın altına toplar. Bu dervişler, kendisinden ne maaş, ne de başka geçim gereksinmesi istemeyerek, nereye götürmek isterse oraya git­meye hazır olduklarını söylüyorlardı. Şeyh bu dervişlerle deniz yoluy­la Rodos’a gider; buradan da kara yoluyla Edirne’ye gelir ve kente varır varmaz yandaşlarıyla birlikte doğru Selimiye Camii’ne gider. Bu­rada öğle namazı için gelen halka rastlar. Mısri Efendi de büyük bir gayret ve dindarlıkla ibadette bulunur ve aşağı yukarı şu mealde hal­ka hitap eder:

     

    “Almanlara karşı yeni bir ordunun kurulduğunu öğren­dim. Bugünkü durum karşısında Müslümanların iyiliği ve çıkan için Kuran-ı Kerim’in kurallarına göre ne yapabileceğimi uzun boylu dü­şündüm durdum. Şu anda Osmanlı ordusunun bugüne dek Hıristiyan­lar tarafından uğradığı büyük kayıpların sebebinin ne olabileceğini araştırdım. Bu düşüncelerim arasında bizzat Allah Teâlâ gökten, aralıksız süren bu büyük bozgunların nedeninin, ne Almanların cesareti, ne de Türk halkının günahı olduğunu; aksine gâvurların ruhu, imanı ve ananele­rinin etkisi altında kalarak, kâfirlere karşı büyük sayıdaki ordu değil, fakat Allah Teâlâ’ya imanlı, temiz yürekli ve uyruğa karşı doğru dürüst ol­mak lazım geldiğini bilmeyen imparatorluğun on yedi vali ve ileri ge­lenlerinin uygunsuz davranışları sebep olmuştur. İmparatorluğumuzu yok olmaya sürükleyen bu kişileri bilmek istemez misiniz? Pekâlâ, tür­ban ve Müslüman giysileri içinde çalımla aramızda dolaşmaktan utan­mayan bu gâvurların adlarını ilâhi hikmet bana açıkladı. Bunlar şun­lardır:

    Vezir, yeniçeri ağası, kaymakam[4], defterdar[5], reis efen­di ve isimleriyle adlandırabileceğim öteki büyük devlet memurları.

    Bü­tün bunlar ölümle cezalandırılmadıkça, gâvurları yenme ümidini taşı­yamayız. Hattâ imparatorluğun top yekün yok olması beklenebilir. Bu amaçla, Allah Teâlâ’nın emriyle sayılan az olmasına ve henüz silahları olma­masına karşın, ilahi kudretten hız alarak din bilgisiyle donatılmış, gü­nahsız ve lekesiz bir yığın Müslüman toplamış bulunuyorum. Bunlar sayesinde sayısız kâfir ordusuna salt karşı koymak değil, fakat Osman­lı İmparatorluğu’nun sınırlarından tümüyle püskürtebileceğimi sanı­yorum.”

    Bu haber her tarafa o kadar çabuk yayılır ki, olaylara merak­lı bulunan salt halk değil, fakat büyük sayıda yeniçeri, sipahi ve öteki askeri memurlar camiye koşarlar. Cami çok geniş olmasına karşın, bu kadar kalabalık dinleyiciyi içine alamayıp tüm dış salonlar dahi dolar. Bunca kalabalığın toplandığını gören sözcü, o kadar çok coşar ki din­î nasihatleri tam dört saat sürer. Bir ayaklanma olur korkusuyla sadra­zama haber verilir. Vezir de herhangi bir olasılığı zamanında önlemek amacıyla kaymakamı, Şeyh Mısri Efendi’ye gönderir ve bir şeyler teb­liğ edilmek üzere kendisine kadar gelmesini rica eder. Kaymakam, en derin saygı ile iltifatlarla görevini yerine getirdikten sonra Mısri Efen­di kendisine,

    “Ben, Allah Teâlâ’nın bana gökten açıkladığı şeyleri kullarına söylemek için gönderilmiş bir kuluyum. Ve vezirin ne gâvuru olabile­ceğini bilemem ve görevimi bırakıp da onu dinlemeye sebep görmü­yorum” yanıtını verir. Kaymakam, kendisini dikkatle dinleyen bu ka­dar kalabalık bir halk yığınının çevresini sarmış olduğunu görünce, top­lantıyı dağıtmak için kuvvet kullanmaktan başka çare olmadığını an­layarak, sadrazama geri gider ve kendisine gördüklerini ve duydukla­rını söyler ve aynı zamanda kötülüğü önlemek ve bu halk topluluğu­nu dağıtmak için derhal gerekli önlemleri önerir. Zira şeyhin baştan sonuna kadar vaizi salt devletin ileri gelenlerine karşı değil fakat biz­zat sultana karşı halkı ayaklandırmaktan başka amaç gütmüyordu. Bunlardan sonra sadrazam, yeniçeri ağasını ve şeyhin kâfirlikle suç­ladığı tüm ötekileri çağırtır ve hepsini bekleyen ortak tehlikeyi belir­terek, kendilerini tehdit eden olayı önlemek için ne gibi tedbirler alın­ması gerektiğini sorar. Ortaya atılan tüm kanılar göz önüne alındıktan sonra, önceden sultanın onayı alınmadan hiçbir şeyin yapılmaması ge­rektiği sonucuna oybirliğiyle varılır. Bununla beraber bu arada şeyhi kentten uzaklaştırmak için tüm önlemlerin alınması lazımdır. Bu amaç­la derhal sultana bir telhis gönderirler ve bununla derviş giysisi için­de büyük bir asker çetesiyle birlikte bir şeyhin kente geldiğini ve Se­limiye Camii’ne giderek halka hitap ettiğini ve kararsız cemaati ayak­lanmaya kışkırttığını ve devletin ileri gelenlerine leke sürmekten ve hatta sultana dahi iğrenç isimler takmaktan geri kalmadığını; kendile­rini kâfir diye adlandırarak ve açıkça Osmanlı Almanlarının, impara­torluk Almanlarına karşı savaş ettiklerini ve bundan dolayı Allah Teâlâ’nın, Osmanlı sarayı üzerinde lütfü beklenemeyeceğini diyerek, sadrazam ve öteki subaylardan öcünü aldığını bildiriyordu. Bu ve bunun gibi baş­ka yapmacık işaretler yüzünden sultan o kadar çok hiddetlenir ki, der­hal asinin yakalanmasını emreder ve kullandığı yeşil türbanına olan saygısından ötürü kendisini ölüme mahkûm edemediğinden tüm çete­siyle birlikte Bursa’ya gönderilmesini emreder. Böylece sadrazam, is­tediğini sultan adına yerine getirmek yetkisini elde etmiş olduğuna se­vinerek kaymakamı bir defa daha camiye, fakat bu sefer yeniçeri ağa­sı ve büyük sayıda askerin eşliğinde gönderir. Kaymakamla yeniçeri ağası, yeniçerileri dışarıda, sokakta bırakarak hâlâ vaazda bulunan şey­hin yanına giderler ve sultan adına selamlayarak, sultanın kendisinin kutsallığı ve ünü hakkında çok güzel şeyler işittiğini ve bunları kendi­sine duyurmak istediğini, bundan dolayı oyalanmadan saraya gelme­sini rica ettiğini haber verirler. Mısri Efendi ise, ya bunların amacının farkına varır ya da saman altındaki yılan gibi

     

    “Buraya gelmenizin se­bebi dediğiniz gibi sultanın değil, fakat şeytanın [6]gönderdiğini sa­nıyorum” der.

     

    “Mamafih Allah Teâlâ uğrunda savaştığım için insanların ne övgüleri, ne de saldırıları beni rahatsız etmez. Bu itibarla bu İslam ce­maatine herhangi bir hakarette bulunmamak ve sultanın emirlerine boyun eğmek istemiyor sanılmasın diye istediğiniz yere gitmeye hazı­rım. Bununla beraber bütün bunları ne kendi isteğimle ve de fena amaçla değil, fakat ilahi vahiyle konuştuğuma kanaat getirmeniz için, işte benim buradan ayrılmamdan birkaç saat sonra tanık olacağınıza daha şimdiden bildiririm” cevabını verir. Bunları söyledikten sonra ca­miden çıkar ve kapıda kendisini bekleyen sultanın faytonuna biner ve muhafızların eşliğinde her yandan koşarak gelen büyük sayıdaki hal­kın saygı gösterileri arasında gider. Fakat halk kendisini izleyemeye­cek kadar uzaklaştıktan sonra kapalı bir arabanın içine koyarlar ve il­kin Rodos’a, sonra da Bursa’ya götürürler.

     

    38 –  MISRI EFENDİ’NİN UZAKLAŞMASINDAN SONRA İZLENEN MUCİZE:

    Şeyhin batıl kehaneti hakikaten gerçekleşir, zira onun ayrılmasın­dan iki gün sonra öğleye doğru yeniçerilerin ve subayların tüm çadır­larını devirecek kadar şiddetli bir kasırga çıkar. Rastlantı olarak bu sı­ralarda öğle yemeğini pişirmek için birçok çadırda âteş yanıyordu. Fır­tınadan devrilen çadırlar ateş alır ve çabucak ötekilere de yayılarak, bir saatten az bir süre içinde yüksek rütbeli subayların pavyonlarıyla birlikte binden fazla çadır kül olur gider. Halk bu görüntü karşısında seyirci kalıyor ve sadece: işte bu gerçeğin kanıtıdır ve kulunun haksız yere sürgün edilmesinden dolayı Allah öç alıyor diye haykırıyor ve ate­şin söndürülmesi konusunda hiçbir yardımda bulunmuyordu. Sonun da askerler büyük güçlükle ordugâhın bir kısmını ateşin alevlerinden kurtarmayı başarırlar. Bizzat sultan bile büyük bir korkuya kapılır ve şeyhe saygı dolu bir mektup yazarak, hain vezirleri tarafından aldatıldığını itiraf eder, kendisini affetmesini rica eder ve tekrar Edirne ‘ye gelmesini ve orduyu kutsamasını istediğini bildirir. Buna karşılık Mısri Efendi ise, kendisinin sürgün işinde sultanın değil, fakat saray arabozucularının kabahati olduğunu tâ baştan bildiğini; buna karşın bu haksızlığı unutarak herkesi bağışladığını, fakat Edirne’ye dönemeyeceğini, çünkü ilk kez Edirne’ye gitmesiyle şimdiki arasında çok farklı bir durum olduğunu söyler.] (Dimitri KANTEMİR)

     

    Konu üzerinde bir yabancının bu kadar hasas davrandığı olayı yerli kaynaklara uygun anlatışına bakılınca durumun vahameti açıkça görünmektedir. Aşağıda anlatılacak mevzu ile devletimizin Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîzin kabri hakkında çalışmalara başlamasının elzem olduğu görülmektedir. Ayrıca bu hususun Yunan Hükümeti tarafından kendileri açısından yine belirteceğimiz bilgiler yüzünden Niyâzî-i Mısrî  kabri hakkında uyguladığı hakareti bir an önce telafi etmeleri gerektiğini görmekteyiz. Çünkü Koca Osmanlıyı darmadağın eden “Ah” ın onlara da dokunacağını düşünmekten kendimizi alamıyoruz.

     

    [17 MART 1694’TEN 18 MART 1915’E VEYA MONDROS’TA ATILAN İMZA

    Bu başlığı şöyle de atabiliriz: 17 Mart 1694’ten 18 Mart 1915’e veya ayağı bukağılı bir erenin 30 Ekim 1918de Mondros’ta attırdığı imza.

     

    XVII. asrın sonlarındayız.

     

    Devir İkinci Ahmed devridir. Hazret-i Niyazi’nin iş başında bulunan hainleri Padişaha tek tek bildireceği şayiası, devlet adamları arasında, özellikle de Kâdızâdelilerden Vânî-i Cânî lakaplı Mehmed Efendide telaş uyandırır. Sadrazam Bozoklu Mus­tafa Paşa, Mısrî Efendinin duasını almak isteyen ve sonra sefere çıkılma­sını münâsip gören Sultân II. Ahmed’i, bu zât geldiği takdirde büyük bir fitne zuhur edeceği yolundaki telkinleriyle fikrinden vazgeçirir.

     

    Hazret-i Pîr, 30 Haziran 1693 Salı günü Edirne’ye gelip va’z etmek üzere Selimiye Camiine indiği zaman, halk caminin etrafını doldurmuş kalabalık­tan içeriye girilemez olmuştur. Bu durumu gören Sadrazam, Niyâzî-i Mısrî’nin eğer derhâl tutuklanıp sürgün edilmezse büyük bir karışıklık çıkacağını pâdişâha telkin eder; Mısrî’nin Limni’ye sürgünü hususunda bir ferman alır. Bunun üzerine Hazret-i Mısrî tekrar Limni’ye sürülür (1693). Hazret-i Pîr bu sefer incinmiştir ve giderken:

     

    “OSMANLI’NIN İNKIRAZI (ÇÖKÜŞÜ) İÇİN DÖRDÜNCÜ KAT SEMÂYA BİR KAZIK ÇAKTIM. BU KAZIĞI BENDEN BAŞKA KİMSE ÇIKARAMAZ.”

    der ve ayağındaki bukağı ile bir koçu arabaya bindirilip palas pandıras yola çıkarılır. Ve bir müddet sonra adada (17 Mart 1694) vefat eder.

     

    Yıl 18 Mart 1915 İngiliz Agamemnon zırhlısı Çanakkale Boğazına girer ve Mecidiye tabyasına ölüm kusar; ancak Çanakkale’yi geçemez. İsabet alıp geri çekilir. Birinci Dünyâ Savaşı sonunda ateşkes isteyen Os­manlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında 30 Ekim 1918 yılında Limni Adasında Niyâzî-i Mısrî’nin gömüldüğü yere bakan Mondros Limanında Agamemnon zırhlısında yapılan antlaşma ile Osmanlı’nın inkırazı (çö­küşü) tescil edilir.

     

    İmdi, sadede gelelim ve ricâl-i devlete dönüp soralım:

     

    Biz şimdi Hazret-i Mısrî’den özür dileyip Mondros’ta ayağımıza ge­çirilen bukağıdan kurtulalım mı, kurtulmayalım mı?

     

    Bu zat, zamanının büyük velîlerinden olup kerametleri zahir ve bahirdir, ne buyurmuşsa hepsi ayniyle vuku bulmuştur.] (TATÇI Mustafa Niyâzî-i Mısrî [Kitap]. – İstanbul  : H Yayınları, 2010, s.92)

     

    NİYÂZÎ-İ MISRÎ KUDDİSE SIRRUHU’L-AZİZİN TÜRBESİNİN SON DURUMU

    Değerli dostlar.

     

    Size türbe diye gösterilen yerin eski bir Osmanlı hamamı olduğunu tahmin ediyorum. Aklınıza hamamlarda pencere olur mu? Diye bir soru gelebilir. Aynı hamamı Midilli Adasında eski limanı (kuzey liman yolu üzerindeki Ermou caddesinin yakınında da görebilirsiniz. Türbe bugün Türk yalısı semtinde mevcut olan (kapısı taş işlemeli) market olarak hizmet veren binanın içindedir. Bu konuda elimde bazı eski mübadele öncesi resimler mevcuttur.1930 lu yıllarda mezarı bursa belediyesinin Bursa’ya taşıma girişimi olmuş fakat yunan yetkililer adada ikamet eden halkın sesine kulak vererek mezarın Türkiye ye nakline karşı çıkmışlardır. Zira Mısriye hristiyan halk ta sempati duymaktaydı. Myrina halkından öğrendiğim kadarı ile özellikle yaşlılardan anlattıkları konu çok farklıdır.

     

    Şöyle ki: türbe ….09.1939 tarihinde belediyece yıktırılmış. Aynı gün myrinada bir sinemada büyük bir yangın çıkmış olup 250 civarında insanın ölümünü Limni halkı türbenin yıkılmasına bağlamıştır.

     

    Konuyu bilgilerinize arz eder. Saygılar sunarım.[7]

     

    ****

     

    Niyâzî-i Mısrî’nin kabrinin Limni adasında olduğu 1990 yılında devrin Başbakanı Merhum Turgut Özal tarafından Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek’e talimat verilerek onarılması istenmiştir. Ancak, Kültür Bakanlığı kabrin bulunduğu yeri ancak tespit edebilmiş ve müteakip hükümetler yurtdışındaki kültürel varlıklarımıza ilgisiz kalınca Niyâzî-i Mısrî’nin de mezarı onarılamaz olmuştur. Tâ ki 20 Şubat 2008’de TBMM’de kabul edilen ve 27 Şubat 2008’de yürürlüğe giren 5737 Sayılı Vakıflar Kanunu çıkana kadar. Vakıflar Genel Müdürlüğü Yurtdışındaki Türk Kültür Eserlerinin onarılmasını bir bütün olarak kabul etmiş, bunun için bir daire kurmuş ve Vakıflar Bütçesini de yaklaşık 37 milyondan 600 milyon YTL ye çıkararak ecdadın kültürel mirasını korumayı hedeflemiştir. Haberi okuyunca sanki Niyâzî-i Mısrî’nin türbesi yeni keşfedilmiş gibi haber yapılması bu tarihi bilgileri yazmama beni adeta zorlamıştır. Umarım Vakıflar Genel Müdürlüğü Yurtdışı Daire Başkanlığı diğer eserlerle birlikte planına almış olduğu Niyâzî-i Mısri Türbesini de onarmayı başarır. Bence Niyâzî-i Mısrî’nin Mısırlı değil Malatyalı olduğunu Yunanlılara erkenden söylenmekle onarımın gecikmesine sebep olunmuştur. Zira Yunanistan bizden ayrılmış bir ülke olması hasebiyle bize ait bütün eserleri korumasız ve bakımsız bırakmayı temel politika haline getirmiştir. Tarihi eserlerin restorasyonu ile Yunan hükümeti ilgilenmemektedir. Onun yerine bağımsız hareket eden Anıtlar ve Tarihi Eserler Kurulu ilgilenmektedir. Bu kurum da dediğim gibi bizim eserlere çok lakayt davranmaktadır. Bu iş Limni Belediyesinin işi değildir. Öyle ki Merhum Özal 1990 da Patrikhaneye onarım izni verdiğinde Yunanlılar Rodosta, aralarında bir Malatyalı Paşanın da mezarı bulunan tarihi eserlerin onarımını zamana yayarak karşılıklılık ilkesi çerçevesinde onarıma izin vermemişlerdir. Hatta İKO İslam Mirasını Koruma Merkezi veya Ağa Han Vakfı tarafından Rodos’taki camilerin onarımı için gönderilen paraları dahi bankalarda bekleterek yerinde ve zamanında kullanmamışlardır. Bu bilgiler Özal zamanı içindir. Şimdi Rodostaki Süleymaniye Camii kısmen onarım görmüştür. Bunu da şimdiki Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün Başbakanlığı ve bilahare Dışişleri Bakanlığında kültürel varlıklarımıza sahip çıkmasına borçluyuz. Son zamanlarda yurtdışındaki özellikle Osmanlı Eserleri onarılmaktadır. Bu işi Vakıflar Genel Müdürülüğü Yurtdışı Daire Başkanlığı yapmaktadır. Bu iş Belediyelere bırakılırsa Yunanistan’ın Tarihi Anıtlar Kuruluna toslar ve 2 senede yapılacak bir onarım 10 sene sonra yapılır. Bu bilgileri okuyucularla paylaşmamın sebebi Niyâzî-i Mısrî Türbesinin Özal zamanında başlayan hikâyesini anlatmak ve Rodos’ta bulunan kaptanı Derya Murat Reis Paşa haziresinde bulunan ve güzel mermerlerle yapılmış Malatyalı Paşanın da mezarının onarım beklediğini anlatmaktır. Ben bu bilgileri aynı zamanda TBMM Dışişleri Komisyonu Üyesi olan Malatya Vekilimiz Mehmet Şahin’den duyduğumda bir Malatyalı olarak sizlerle paylaşmayı uygun gördüm.[8]

     

    Sonuç olarak  alıntı yaptığım iki güncel not türbenin vahim durumunu bize haber vermekte ve bu şekilde deşifre olması bizi üzmektedir. Komşumuz Yunanistan’nın ve devletimizin artık bu konuda tedbir alacağını düşünüyoruz. Çünkü Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Efendimizin Osmanlıya karşı memnuniyetsizliği ile ilgili sıkıntıların neticesi anlaşılmıştır. Eğer bu konuda Yunanistan ve devletimiz gerçek bir özveride bulunulursa umarım ki Allah Teâlâ dostuna yapılan hizmetin karşılığını çok kısa zamanda gösterecektir. Yoksa……

     

    İhramcızâde  İsmail Hakkı

     

    [1] Dimitri KANTEMİR trc.Dr. Özdemir ÇOBANOĞLU Osmanlı İmparatorluğu’nun Yükseliş ve Çöküş Tarihi [Kitap]. – İstanbul : Çağ Yayınları-Cumhuriyet Kitap Kulübü, 4.Baskı – 2001.

     

    [2] (Dimitri KANTEMİR, 4.Baskı – 2001),c.II, 771-774; Açıklamalar: 968-970

     

    [3] Mısrî Efendi: Birçoğu bunun Hıristiyan dinini en çok sevenlerden biri olduğunu sanmalarına karşın, Türkler arasında dindarlığı yüzünden çok tanınmış birisidir. Bu kanıyı, kendisinin yayımlayıp da camilerde okunma­sını emrettiği birçok dinsel şiir doğrulamaktadır. Birçoğunun kanısına göre bedenleşme gizine ilişkin olan bazılarını, Türkçeden sözcük sözcük çevir­dim ve buraya aktarmaya layık olduklarını sanmaktayım:

     

    (Orijinal ilâhi bu şekilde)

    Ol menem kim vâkıf-ı esrâr-ı ilm-i Âdemim,

    Kâşif-i genc-i hakikat hem hayât-ı âlemim.

     

    Bende mahfî oldu gaybül-gaybın esrârı hemîn,

    Bendedir sır-ı emânet ana kenz-i mübhemim.

     

    Ben cemâl-i Hakk’ı cümle şeyde zâhir görmüşem,

    Bu merâyâya anın için baktığımca hurremim.

     

    Her sözüm miftâh-ı kufl-i “küntü kenz” olmuş durur,

    Hem dem-i İsâ ile herbir nefiste mahremim.

     

    Cümle mevcûdâtı verdim ben vücûd-ü vâhide,

    Zât u esmâ ve sıfâtın ile hâlâ yek demim.

     

    Yerde gökte her ne kim var bağludur bâşı bana,

    Âşikâre vü nihâne ben tılsım-ı â’zâmım.

     

    Ben o Mısrî’yem vücûdum Mısrına şâh olmuşam,

    Hâdisim gerçi velî ma’nîde sırr-ı akdemim.

     

    (Tercüme bu şekilde yapılmış)

     

    “İnsansal anlayışın gizlerini bilen benim

     

    Adaletin hazinelerini ben ölçerim ve dünyanın yaşamı benim

     

    Tüm gizli şeyler ve tüm gizli şeylerin esrarı bende saklıdır

     

    Bana sır verildi ve ben onu içimde saklarım

     

    Ben, ilahi güzelliği herkesten daha aydır gördüm

     

    Bundan ötürü bu görüntüyü gördükçe sevinçten coşarım

     

    Gökteki ve yerdeki her şey bana bağımlıdır

     

    Tüm görülen ve görülmeyen şeyler aynaya yansır gibi içime yansır

     

    Ben, tüm yaratıklara öz ve biricik varlığımı adadım

     

    Ben sonsuza dek İsâ ‘dayım ve sonuna dek onunla birlikteyim

     

    Ben, vücudumdan Mısır’da kral olan Mısrî’yim

     

    Kehanetim çok derindir ve onun gizli yorumunda ebedi bir sır içermektedir ”

     

    Aşağıdaki taşlamada aynı şeyleri ima ettiği sanılmaktadır:

     

    (Orijinal ilâhi bu şekilde)

    Esmâ-i ilâhiyyede bî-had hünerim var,

    Her demde semâvat-ı hurûfa seferim var.

     

    Gönlüm göğünün yıldızıdır hiç adedi yok,

    Her burçta benim bin güneş bin kamerim var.

     

    Âlimler ebced hacesi olmak olur âr,

    Alçak görünen ebced’e âlî nazarım var.

     

    Arş u semâvatı ulûmun budur el-hak,

    Hem dahi zemininde tükenmez güherim var.

     

    Bununla bir oldu dem-i Îsâ ile Mısrî,

    Gönlüme dahi ne gelirim ne giderim var.

     

    (Tercüme bu şekilde yapılmış)

     

    “Allah aşkına, benim bilgim sonsuzdur

     

    Yaşamım süresince kutsal bilimler için çalışırım

     

    Yüreğimin semasında sayısız yıldızlar var

     

    Her burçta ben, biner güneş ve ay sayarım

     

    Bunlara bakarak, gök kubbenin ve öteki gezegenlerin bilgisi küçümsenmeli

     

    Zira benim yeryüzünde de sürekli varlıklarım vardır

     

    Dünya alfabesinin ustası olmaktan utanıyorum

     

    Fakat dünyada çok az sayılan bu alfabenin kıymetini bilirim

     

    Zira bununla Mısrî ile İsâ arasındaki bağ kurulmaktadır

     

    Bundan ötürü hiçbir arzum yoktur ve hiçbir şeyim eksik değildir. ”

     

    Bu dizelerin içerdiği açık itiraflar, Mısrî Efendi’nin İsâ aleyhisselâma duyduğu iç­ten duygular hakkında bir fikir edinmek için yeterli olur fikrindeyim. Buna karşın Mısrî Efendi hakkında bizzat istanbul Patriği Kallinikos’un ağzından işittiğim anıyı belirtmeye değer olduğunu sanırım. Bu yüksek rütbeli papaz, Bursa’da ruhani reis olduğu bir sırada, kentin mollası olan Mısrî Efendi, bu­nunla dost olmuş ve sık sık bunun evine gidermiş. Bir seferinde metropolite gittiğinde, masanın üstünde Yunanca bir kitap görür ve bunun ne olduğunu sorar. Ruhani reis de bunun İncil olduğunu söyler. Bunun üzerine Mısrî Efen­di,

     

    “Ey pek aziz metropolitim, Allah Teâlâ’nın sana lütuf olarak verdiğini yaşadıkça korumalısın; zira İsâ ile İncil, Allah Teâlâ’nın kelamıdırlar” der.

     

    Mısrî’nin bu duyar­lılığından dolayı Türkler, kendisinin yürekten Hıristiyan olduğunu sanmala­rına karşın, yine de ününü küçültmemişlerdir. Örneğin, yukarıda naklettiğim bu dizeler, Hıristiyan Ortodoks mezhebine göre mi, yoksa Kuran öğretisine karşıt olarak mı düzenlenmiş olup olmadıklarını kararlaştırmak için müftüye gösterildikleri zaman, müftü resmen bildirmekte kararsızlık gösterir ve şu fet­vayla iki anlamlı bir cevap verir:

     

    “Bu dizelerin anlamını ancak Allah Teâlâ ile Mısrî bilir. Bu karar, bir kâfir tarafından verilmesine karşın, bunun doğru olduğuna inanıyor ve bu insanın derin bilgisi hakkında yorumda bulunmanın çok zor ol­duğunu anlıyorum.”

     

    Bu arada, müftünün bu beyanatından sonra Mısrî Efendi’nin bu dizeleri, halka yayılmış ve tüm Türkler, Bunların gerçek Ortodoks olduklarını kabul etmişlerdir. Buna rağmen bu dizelerin ihtiyatla okunması­na izin verilir ve yayımlanan nüshaların başında aşağıdaki uyarı var­dır:

     

    “Bu dizelerin ve özlü sözlerin yazarı anılmaya değer Mısrî Efendi’dir. Bun­ların içinde İslam dinine uygun düşmeyen ve Hıristiyanların kulaklarını tır­malayan bazı karar ve anlatımlar vardır. Bununla beraber bunu salt yazarın coşkusuna vermelidir. Bu aşın heyecanı sayesinde bazı Müslümanların ger­çek inançlarını bozmuştur. Bab-ı Âli bunlardan haberi olduğu zaman, müftü­ye Mısrî’nin şarkılarını ve şiirlerini bir cilt halinde toplatılmasını ve incele­meye gönderilmesini emreder. Müftü, bunları okuduktan sonra yakmıştır ve aşağıdaki fetvayı vermiştir.

     

    “Mısrî Efendi gibi konuşan ve düşünenler bu ateş­te yansınlar; ancak Mısrî Efendi yanmasın, zira coşkunun egemen olduğu kim­selerin üzerine fetva çıkarılamaz. Bu Mısrî Efendi’nin hakaretin öcünü almak için bundan önce sözünü ettiğim karışıklıkları çıkardığı anlaşılmaktadır.”

     

    [4]Kaymakam: Yani Osman Paşa olup, köken bakımından Girit’te doğmuş bir Rum’du. Kandiye’nin kuşatılması dolayısıyla Köprülü Ahmed Paşa’nın eline tutsak olarak düşer ve bunun teşvikiyle Müslümanlığı kabul

    eder. Bundan sonra giderek sadrazamlığa kadar yükselir. Çok akıllıydı ve duruma göre hareket etmesini bilirdi.

     

    [5] Defterdar: Bu sıralar­da defterdarlık görevini Türklerin devlet işlerindeki büyük becerisinden ve dene­yiminden dolayı, bugüne dek yücelttikleri Kirli  ismail Efendi görüyordu.

     

    [6] Sultan değil, fakat şeytan (sultandan, şeytandan): Mısrî Efendi’nin bu deyişi, bundan sonra iki türlü yorumlanmıştır. İlk önce motamo (kelime kelime) anlamında, yani sultanın kendi kusurlarını ayıplayan bir insanın yaşamına son vermek için, şeytani bir ruh tarafından kışkırtıldığı; sonra iki anlamlı olarak ya­ni Mısrî Efendi’nin, kendisini uyarmak için gelenlerin sanki sultan tarafından değil de, kendisini bu suçu işlemeye iten şeytan tarafından gönderilmiştir.

     

    Hacı Ali Bayram (Sevgi Yolu)

    Selam es selame Ne,                                                                                                                                                                        Bir soru sormadın. Birçok soru sordun. Bir yanlış değil birçok yanlış yapıyorsun, yapmışsın. Kısa soruna kısa cevap versem yanlış yapmış olurum, tıpkı senin yaptığın gibi…                                                                                          Sağ omuz seğirimesi cemalde sukut işaretidir. Yüzlerce değişik şekilde tecelli edecek kederden haberdir. Cemal hayatın ve düzenin tam yarısıdır. En doğrusu İhtilaçnamede belirtilen şekilde o sukutu önleyecek duayı ve efali yapmaktır. Bu marifetullah’ın derin derin derin ilimleri içinde yapılabildiği gibi, pratik olarak normal ibadet düzenin içinde de yapılır. Sizlere yedi vakit namaz kılın. Eğer mümkünse bunu sekize hatta iki namaz arasını 3 saati geçirmemek üzere dokuza ona da çıkarabilirsiniz dedik. Böylece vakit şartını kolay ve sürekli yükselen grafikte tutarsınız demek istedik. evkatlara göre iş yapmaya kalkışırsanız işini zorlaşmakla kalmaz aynı zamanda çok tehlikeli sularda yüzmek durumunda kalırsınız iye de uyardık, değişik yazılarımızda. Sen kamerde yaptım, şimdi Zühre’yi bekliyorum diyorsun. Vakitleri doğru biliyor musun? Şu anda gerçekten saati iyi tespit ettin mi bilmiyorum.                                                                                                                                                                  Varsayalım ki tutturdun o takdirde hubuta uğrarsın. Marifetullah’ın şartları içinde her şeyin, zatın ve sıfatın yavaş yavaş irtifa kaybetmeye, düşmeye, elden çıkmaya başlar. Bunu önlemek için ise başka faaliyetlere ilimlere ihtiyaç duyurur. Hubuta uğradığını bilemezsen, değişime de çare aramazsın. O takdirde kazanımların elden gider. Dahası var da bu kadarı yetsin.                                                 Demem o ki yedi vakit namaz içinde ihtilaçnameye göre savunmanı yap ve tevekkül et.                                        Eğer ihtilacı alır almaz savunmaya başladıysan bir iki savunma ile o ihtilaç kesilir. Af gerçekleşmiştir. Yok, gecikmeli başladıysan dava ilerlemiş demektir. İşi daha zorlaştırmışsındır. Savunma uzar. Çok geç kaldıysan hüküm verilmiş demektir, geri çevrilmez kader bir saat öne bir saat geriye bırakılmadan infaz edilir…

    Öyleyse sen sen ol yedi vakitten az namaz kılma. Seki dokuz yapmak için gayret et de yediden aşağı düşmemeye çalış. Eğer bu ilimde ilerlemek, cemalullah’a erişmek istiyorsan. Kestirme yollar insanın başına bela olur. En doğru yol bildiğin yoldur. Rehberin önerisini kabul etmeyen, aklına geleni deneyenler bu yolun yol kesicilerine yem olurlar. Diğer sorularına sıra gelmeden vakit bitti. İstersen bu yazıyı ve kendi sorularını yayınla da kardeşlerimizden istifade edenler çıksın. Selam es selame

    Ne

    Hocam özür dilerim, ben bir yandan kısa yazmaya bir yandan da bütün meramımı anlatmaya çalıştığım için böyle olmuş. Ben elbette ki İhtilaçnamede yazan duayı/efali her vakit namazı arkasında yapıyorum. Yani sadece sağ devriyle bırakmıyorum işi. İşteyken kuşluk namazını her zaman kılamasam da bir boşluk bulup zikrimi çekmeye çalışıyorum. Bu şekilde zikir hususunda asgari vakit şartını yerine getirmeye itina gösteriyorum. Evkat meselesinde ise Barış’a mektupları iyice irdeleyerek bir çizelge hazırlamış ve size teyit ettirmiştim.                                                                                                                           Sağ omuz seğirmesi için mümkün mertebe yalnızca Zühre vakitlerinde sağ devri yapmaya çalışıyorum. Dün ise geceye kadar uyurum belki diye kamerde yaptım. Bunun haricinde herhangi bir şey yapmıyorum. Yani her namaz arkası İhtilaçnamede gösterilen dua ve cemal vakitte sağ devrinden başka yaptığım bir şey yok. Benim merak ettiğim tek şey sağ devrinin sayı olarak azami sınırıydı. Hocam Savunma yapmaya çalıştığım sanılmasın, ben sizin dediklerinizden dışarı çıkmak istemiyorum. Meseleyi tebarüz ettirmek adına bunları yazdım, selam es selame.

     

     

    ” BİR VELİNİN OSMANLI İMPARATORLUĞUNU YIKAN AHI”

    CEVAP VER