Hamdiye’ye mektuplar 11 Bazı sırlar iki kişi arasında kalmalı

0
851

’’Sokak kapım açıldı. Gecenin bu saatinde kaldığım bu kasabada asla, hocaaaa! diye ünlemeden kimse kapıyı açıp, girmez.Bu ne haldir rabbim,demeye kalmadı,merdivenleri çıkmaya başladı,o gelen.Bu da neyin nesi,üstelik merdivenlere çıkıyor,iyi ki kapı kilitli,derken;açtı kapıyı salonda ayak sesleri.Daha da şaşkın bir halde bilincimi zorlarken,yatak odamın kapısı açıldı…..’’

———————«»———————
hamdiye ( 12/14/2008 )
———————«»———————
Selam üzerinize olsun, hocam,

Hocam bütün haklar size helal olsun, geçmişimde ve gelecekte hakkımın geçtiğini düşünen herkese binlerce kere helal olsun. Hocam, asıl siz bana hakkınızı helal edin. Yazmaya korkuyorum, ya hocamı üzüyorsam, ya maneviyatına zarar veriyorsam, ya benim için zor durumda kalıyorsa diye. ,Sonra da, ya yazmadığım için kırıldığımı düşünürse diyorum. Ya da rüyalarımı mı yazsam, diyordum. Dünden beri hem ağlıyorum hem de bunları düşündüm durdum.22.mektubu okuyunca cesaretimi topladım yazmalıyım dedim.
Hocam, beni ve benim gibileri içinde bulunduğu durumdan kurtarmak için belki de tahmin bile edemeyeceğim bir gayret içinde olduğunuzu düşünüyorum Allah razı olsun, gökteki kürreler, yerdeki zerreler adedince. Hocam, nette bir yazı okumuştum, bana benzer bir olay. Oradaki kişi babasıyla ilgili sorun yaşıyordu.(detaya girmiyorum yazım yavaş olduğu için)Doktorun ona önerdiğini bende uyguladım. Abdest aldım kıbleye yöneldim dua ettim ve anneme ve eşime hakkımı helal ediyorum dedim. Kurtulmak istiyordum, içimden atamadığım o duygudan. Yahut her neyse yıllardır atmaya çalışıp atamadığım. Sonra, o gece mi hatırlamıyorum ama rüyamda annemin evinin yan tarafındaki bahçedeyim. Rüyamdaki bahçe farklı, beton setler var. Betonların üzerini diken kaplamış. Dedim ki, bunlar şimdi buraları kaplar. Koparayım, elimi uzattım bir dikene, tuttum ama bütün dikenler koptu. Fırlatıp attım. Yerlerde, sanki dikenin altında kalan tam çürümüş gibi grileşmiş yapraklar vardı. Onları da temizleyeyim dedim. Sanki canlı gibi hareket ettiklerini hissettim. Az ilerisinde, önümde, sanki yılanlar olur ya iç içe karışmış gibi. Başlarını göremedim ama yılan olduklarını hissettim. Temizlemeye cesaret edemedim. Korktum. Siz Esra’nın mektubunda da, bana da anlatırken, ben onların içimde olduğunu biliyordum. Hatta Esra’nın mektubunu okuduğum gece karnımda var olduklarını hissettim. O gece çok korktum. Psikolojik mi bilmiyorum ama karnımda hareket etti Kaburgalarıma doğru baskı yaptı. Siz benim halimi benden iyi biliyorsunuz hocam.
Sayfamda 3 şiir var biri A.Hulusi’ye, biri size. Sonuncuyu 2001de yazmıştım.
Biliyorum sizi sevmenin göstergesi sizin yolunuzdan gitmektir ama eksiklerim çok olsa da sizi SEVİYORUM.
———————«»———————

Sevgili Hamdiye,

Sene 1972 idi. Küçük bir kasabada öğretmendim. Yeni evlenmiştim. Evliliğimin ondördüncü ayında bir oğlum doğmuştu. İlk çocuk başkadır, bilirsin. Sonradan on tane daha olsa bile, ilki bir başkadır. Doğduğu anda ağlamaya başladı, kırkı çıktı hala geceli gündüzlü ağlıyordu. Halsiz düşmüştü, annesini ve beni aciz bırakmıştı.
Komşulardan bir yaşlı teyze, rahmetli eşime yardıma geliyor, halimize acıyor, bu çocuğu Hacı İsmail’e okutmalısınız, bu durum normal değil diyordu. Ben;
-Olur, mu öyle şey, okutunca ne olacakmış, altına iyi bakın, karnını iyi doyurun, bebe aspirini, şuruplar içirin, diyordum. Aldığımız eğitim bizi duadan, nefesten mahrum bırakmıştı. Çocuk ağlamaya, biz perişanlığımıza devam ediyorduk.

Sanırım kırk ikinci gündü; okuldan döndüğümde ilk kez çocuk ağlaması duymadan eve girdim. Eşim; kapıyı açarken,
-Misafirimiz var, dedi.
Çocuğun yattığı odaya girdiğimde, kapının hemen dibinde sandalyede yetmişlik bir ihtiyar oturuyordu. Başında kendisine son derecede yakışmış, siyah bir fötr şapka, üzerinde yıpranmış, temiz bir takım elbise, yanında masanın kenarına astığı güzel, çok kullanılmış bir baston, kahvesini içiyordu. Kasabaya yeni geldiğimiz için, bahçelere giden yolda kendisine birkaç kez rastlayıp, selamlaştığım; İçimden;
-ne asil adam, bu kasabada böyle biri, hayret, dediğim nurlu bir ihtiyardı.

Selam verdim, aldı. Hemen telaşla söze girdi ve
-Çocuk ve annesi ’ümmüsübyan ’olmuşlar. Okudum, bir de hilal yazdım. Şimdi rahat, uyuyor. Annesi de rahatlamıştır. Keşke daha önce haberimiz olsaydı, dedi.

Hilal dediği, içinde bazı esma ve ayetlerin yazılı olduğu bir muskaydı. Muska yazanları hapse atarlardı, o zamanlar. Benim okuyup üflemeye inanmadığımı söylemiş olmalılar veya hissetmiş olmalı ki, muska demiyor, hilal diyordu. Çocuğun ızdırabının dinmesine sevinmiştim. Eşim için de, kendi rahatım için de sevinmiştim. Ama hayatımın şoklarından birini yaşadım. Dua edilmişti ve bebeğim nihayet kırk günden sonra uyuyabilmişti. Anlaşılan onlarca yıldır aldığım eğitim yanlıştı. Dua işe yarıyordu.
Para teklif ettim. Almadı.
-Olmaz, bedeli verilmezse dua tutmaz derler, dedim. O da ısrarla;
-Almam, bu benim için bir görev, dedi.
Cebine, yanımdaki bozuk paraları sıkıştırdım. Kahvesi biter bitmez, sanki mahcupmuş gibi,
-Allah’a ısmarladık, deyip gitti.

O rahmetliyle, on sekiz yıl tasavvuf sohbetlerine katılarak, talebesi oldum, inşaallah hürmet, saygı gösterdim, bana hesapsız yardımları oldu.
Masasına ilim için oturduğum günlerden birinde,bir soru sormaya niyetlendim.Benimle birlikte dört arkadaştık,sohbetlerine müdavim olan..Benim aklıma soru düşer düşmez,sohbetini noktalı virgülle keserek,
-ben hocamın dizi dibinde kırk yıl oturdum. Bir tek soru bile sormadım, dedi.
Sözünü üzerime aldım. On sekiz sene dizinin dibinde, ağzım açık ilim tahsil ettim ama, bir tek soru sormadım.
Rüyalarımı anlatırdım. Verdiği zikiri bitirir, neler gördün dediğinde, gördüklerimi anlatırdım. Bana yeni zikirler verirdi, itirazsız okur, tecellisini gördükten sonra, fizanda olsam yanına gider, sohbetlerinden feyz alır, yeni tespihlerimi alarak geri dönerdim.

Tayinim 135 km uzakta bir kasabaya çıkmıştı. Ulaşım imkânsız gibiydi. Ama ne zaman ona gitmek istesem bir sebep zuhur eder, ona ulaşırdım. Binlerce olağanüstülük gördüm kendisinden. Ama birisi inanılır gibi değildi.

Peygamber efendimize selam, salâvat tespihi yapıyordum.
’Esselamü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berekatühü ’okuyordum.
Ettehiyatü içindedir, biliyorsun. Günde binlerce kere okuyordum. Her tespihim kırk gün veya daha az zamanda tecelli ediyordu. Ben de her kırk günde bir hocama, hasret gidermeye gidiyordum. Bu sefer tecelli gecikti ve ben efendiler efendisi, efendimin benim selamımı almadığını, karşılık vermediğini düşünerek, durmadan gözyaşı döküyordum. Elli günü geçmişti hala bir sonuç alamamıştım. Eskiler Allah ve resulü için akıttıkları gözyaşlarını bir kapta biriktirir saklarlarmış. Ben de yapsaydım o işi, kimbilir kaç küp dolardı.
Bir gece yarısı saat üç dört gibi, namazlarımı kıldım tespihler dolusu selam, salâvat çektim. Yatağımda, arkam kıbleye dönük, yaslanmış son sigaramı içmekteydim.
Yatacağım, sabah yedide okulda olacağım.
Sokak kapım açıldı. Gecenin bu saatinde kaldığım bu kasabada asla, hocaaaa! Diye ünlemeden kimse kapıyı açıp, girmez. Bu ne haldir rabbim, demeye kalmadı, merdivenleri çıkmaya başladı, o gelen. Bu da neyin nesi, üstelik merdivenlere çıkıyor, iyi ki kapı kilitli, derken; açtı kapıyı salonda ayak sesleri. Daha da şaşkın bir halde bilincimi zorlarken, yatak odamın kapısı açıldı. İçeri giren Hocam dı.

Kapının hemen önünden, bana döndü… Şoktaydım. Ben ona baktım, o bana baktı. Konuşmaya fırsatım olmadı. Ölesiye özlediğim hocam karşımda nur yüzüyle, o keskin şifalı bakışlarıyla gözümün derinine baktı, baktı. Ne kadar hasretim varsa tamamını giderinceye kadar baktı. Tam doygunluğa ulaştım, şaşkınlığımı giderdim, hocam diye söze başlayacaktım ki, oracıkta kayboluverdi. Şu filimler de gördüğümüz ışınlama gibi.

Allahın bir sırrını, lütfunu, ikramını yaşadığımı anladım. Gönlümdeki, kalbimdeki onca kesafet yok olmuş, üzerimdeki yorgunluk, ağırlık kalkmış, uçacakmışım gibi hafiflemiştim. Bu anlatılacak bir hal değil de ben anlatmaya çalışıyorum. Hemen, kalktım, yatak odasının kapısının kilidine baktım. Kilitliydi. Ama hocam, şakır şakır kapı sesiyle girmişti. Kapının kilidini iki kere çevirerek açtım. Salon kapısına baktım, hem kilitli hem sürgülüydü. Oysa hocam bir davranışla açıp girmişti.
Aklım başka çalışıyor, gözlerim başka şey yaşıyordu. Şükür gözyaşlarımla uyudum. Kimseye anlatmadım. Birkaç gün sonra zikirimin tecellisini gördüm. Hemen hocamı ziyarete gittim. Beni arkadaşlarımla oturduğu masasından kalkarak karşıladı, kucakladı, sırtımı sıvazladı. Âdeti olmayan bir şekilde iltifatlar etti. Arkadaşlarımı kıskandıracak kadar teveccüh gösterdi.
-Allah, sevdiği duaları geç kabul eder, daha çok okusun daha çok vereyim diye, dedi.

Ben biliyordum hocamın bana geldiğini de, o da bana geldiğini biliyor muydu acaba. Yoksa onun için bir ruhani yolculuk muydu? Bu ikram sadece bana ait bir tecelli miydi yoksa kendisi fiilen bana gelmiş miydi? Merak ediyordum. Keşfimi anlamaya çalışıyor, aklımla kabulü kolaylaştırmak istiyordum. Sormaya yeltendim. Hemen sohbetine bir parantez açtı ve
-’Bazı sırlar iki kişi arasında kalmalı; dedi.

Yine soru sormama izin vermeden cevap vermişti. Bu sırrı sana anlatmak nasipmiş. Otuz dört yıl sonra sen deşeledin, çıkardın.

Allah’ın selamı üzerine olsun.

Tarih:15 Aralık 2008 Pazartesi 01:59:39
Selam üzerinize olsun

Hocam, dün akşam acıdan ağlıyordum bu akşam sevinçten ağlıyorum. Hani var ya “lütfun da hoş, kahrın da hoş” o haldeyim. Sizin yaşadığınız olayı kedim içinde diledim hem de iki kere. Sizi seviyorum. Sizi karşıma çıkaran Allah’a hamd olsun. Allah sizin neslinize, kıyamete kadar acı keder göstermesin. Bu gece bana cenneti yaşattınız. Allah size sekiz cennetin kapısını açsın. Ailenizle birlikte inşaallah, âmin.
Sevgiler.

CEVAP VER