MANEVİ YOLCULUK – SÜLUK-SEFER

1
2042
MANEVİ YOLCULUK – SÜLUK-SEFER
5 (100%) 3 votes

SÜLUK-SEFER
MANEVİ YOLCULUK

Bütün bu yazdıklarımız manevi bir eğitimden geçmek suretiyle, emek verilerek elde edilecek mertebeleri anlatıyor.Pekiyi,ben de kendimi geliştirmek suretiyle Allah’a yakın olmak istiyorum, dünyamı ve ahiretimi kazanmak istiyorum diyen bir kişi hangi çabaları gösterip,nasıl bir yol izleyerek başarabilir?.
Bilesin ki;
Azizim şimdi anlatacağımız bölüm bunun içindir.
Allah yar ve yardımcın olsun;
Bu iş, bir insan için en büyük ideal ve kurtuluştur. Allah ve resulünün dostluğunu kazanmak; doğal olarak yüksek karakter ve üstün bir çaba gerektirir. Herkesin karı değildir. Çünkü;
Bu yolculuğun önü sonu yoktur.
Bir kürenin dışından merkezine,aynı uzaklıkta sayısız doğruyla ulaşabilirsiniz.Gerçeğe ulaşmanın yolu sayısızdır. Bu nedenle bütün dinler ve mezheplerle tarikatlar, kendilerinin en iyi ve en kısa yol olduklarını iddia ederler..

Her yol, ondan ona çıkar. Ancak bir insan, ömrünün 70–80 ortalama yıl olduğunu düşünürseniz, zaman kısa, yol uzundur. Geçmiş kaynaklardan ve Yüce kitabımız Kuran-ı Kerimden anladığımız odur ki; bize lazım olan İslami metotlar, denenmiş yollardır.
Bu denenmiş yola;
Tasavvuf ehli, YOLCULUK;(süluk,) demişlerdir.
Bu yolculuk ana hatlarıyla, üç safhada izah edilebilir.

I…Bilinmelidir ki;
Her sahsın, Zat-ı İlahide adalet üzere, gerçek bir yeri vardır. Hakk, her yarattığını severek yarattı. Belli bir maksat ve görevle, ihtiyaç duyacağı yeteneklerle var kıldı. Hiç bir fazlalık ve eksiklik olmamak kaydıyla ’El Kamil’ isminin gereği olarak, ilahi kudretiyle donattı.

Yaratmak istediği her gerçeği;’’Aklı Evvel’de planladı, programladı, zamandan münezzeh, mekândan arî olarak, kendi kendisiyle kaim kıldı. Dilediği zamanda bu aleme intikalini sağladı.. Bu intikalde sırasıyla; Nefs-i külli, arş ve kürsiyi aşırdı; tabaka tabaka gökleri devredip ateş küresine indirdi.
Havaya, suya,torağa,bitkiye,hayvana ve en sonunda insana ulaştırdı.
Bütün bu yolculuk sırasında her merhalede meydana getireceği işleri eksiksiz yapacak meleklerini, ihtiyaç duyulduğu anda var ederek, sistemde en ufak bir hataya meyden vermeden,muradını yerine getirdi.
O Halık ve Kadirdir. Bütün bu anlatımlardan, yaratılanın yaratandan ayrı olduğunu düşünmemelisin.
Zat kendisi, sıfat kendisi..
O var, başka bir şey yok…bilmelisin………….
Özetle;
O;
kendinden kendine tecelli etmektedir..
Günümüz biliminden ifadeler kullanırsak şöyle diyebiliriz:
Ezeli olan; Hakkın öz varlığına,Nur,  Özenerji diyebilirsin. Bu öz enerjiden yaratmanın ilk kademesi olarak melekler yaratıldı. Melekler madde ötesi Nur varlıklardır.

Bir kademe genleşen öz enerji, Nar olarak isimlendirilen bir alt enerjiye dönüştü.  Cinler bu makamda yaratılmıştır.

Bildiğimiz ateş ile nur arası bir makam, burası. Kur’an-ı Kerim’de dumansız ateş olarak tanımlanan bir enerji türü. Burda hız, ışık hızı mertebesinde olmasına rağmen, yanan veya yakan bir şey değil. Bilimsel terimlerle boğmanın bir yararı yok. Ayrıca konumuzun anlaşılması için daha fazla anlatıma gerekte yok. Daha ileri fikir edinmek isteyenler için, kuantum fiziği ile ilgili kaynaklardan yararlanmak mümkündür. Eski kaynakların dili ile günümüzün dili arasındaki farklılıktan dolayı bir takım anlaşmazlıkların olması da doğal sayılmalı. Bu enerji, yaratmanın bir kademe daha ötelenirken, Öz’den uzağa atılırken seyrekleşti ve bildiğimiz ateş konumuna geldi. Bundan önceki enerji türleri için çeşitli ışınları; Radyo dalgası ve benzeri dalgaları, radyasyonu tahayyül edebilirsin.
Sonrası; ateşin ayrıştırdığı, şekilden şekle intikal ettirdiği, madde alem ki;,Yaratılmanın ilk safhası olan bu safhada, âlemlerin ihtiyacı olan enerji maddeye hapsedildi.
Sonra;
Azizim; beşeri akıl (akl-ı maaş) ca daha kolay kavranılabilen, bu âlem için;
Batın-Zahire zuhur etti; denilir.
Fizik âlemde şu anda da aynı yaratma aralıksız devam edip durmaktadır. Örneğin; insan kur’anda anlatıldığı gibi: topraktan yaratılmaya devam etmektedir.

Âlemler, baştan sona;
‘’Allah yerlerin ve göklerin nurudur. İnananları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.’’
Ayetinde anlatıldığı üzere bilinir. Madde âleminin adı;

ESFEL-İ SAFİLİN dir.
Böylece Allah’ın nuru(öz enerji ile) aramıza yetmiş İki bin perde girmiş oldu.
Düşe kalka;
Bu mertebeye kadar gelen, hissettiğimiz, bilebildiğimiz varlığın bulunduğu bu makamın bir adı da’’ Aklı Kül ‘’dür. Yine bazı kaynaklarda ALA-İ İLLİYİN olarak geçer.

‘’Biz insanı,en güzel şekilde yarattık.Sonra esfel-i safiline indirdik.’’(93 / 4-5 )

Anlatılan bu mertebelerin hepsi;
Allah nurunun, insanlık mertebesine varıncaya kadar geçen birinci yolculuğudur. İlk merhaleleridir. Geldiğimiz her merhalenin tecellilerini bünyemizde taşır halde, tam, kâmil bir vasıfta yaratıldık.
Üst üste yedi bedenle var edildik;

Ruh beden*,
nefis beden*,
melek beden*,
cin beden*,
enerji beden*,
nur beden*
biyolojik (fizik) beden*…

Ayrıca fizik bedeni oluşturan, dört ana unsuru bu sayıya ilave edersek, beden sayısını on bire çıkarabiliriz.
Hava*,ateş*,su* ve Toprak*.Bunlara; Katı, sıvı, gaz ve enerji de diyebilirsin.
Evrenin, hakikat âlemi ve ahiret âlemi olarak yirmi bir boyut olduğu keşif sahiplerince biliniyor.
On boyut ahirete, on boyut dünyaya ait;
İkisinin tam ortası, sınır bir yarı madde, yarı mana boyut var ki hem yaratılmanın olup durduğunun ispatı, hem iki âlem arası geçiş kapısıdır. İki âlemin, her iki yandan da onbirinci boyutu olan bu ara boyutla ayrılmış olduğu ehlince bilinmektedir.
Bu taraf YASİN,
öbür taraf TAHA dır.

Bu (Araf)sınırın, Leptokuarklardan oluştuğu günümüzde birçok entelektüelce biliniyor. Öbür âlemden kastımız mana âlemi, bu âlemden kastımız madde âlemidir. İkisine birlikte Cem âlemi tabiri kullanılır.

İnsan, geldiği ve döneceği yeri anlamadan yola çıkarsa CEM ÂLEMİ ni, yani bütünü anlamaktan uzak kalır.
Cem âlemini bulmadan bu dünyadan ayrılmak, ahiretteki bazı nimetlere karşı ebedi mahrumiyet olacaktır.
Tasavvuf;
Âlemleri beyin laboratuarında anlama bilimi olarak tanımlanabilir. Araştırma (tahkik ) sonuçlarını keşiflerle sağlamasını yapa yapa ilerler.

Aynen maddi ilimlerde olduğu gibi halka sonuçları bildirir. İnceleme araştırma safhaları halkı sıkacağından, bahsini etmez. Bazı şeylerin izahı da yasaktır. Çünkü burada seçici unsur imandır. Bilgi değil. Bu yolculuğu yapmayanlar doğası gereği:‘’Onlar,hayvan sürüleri gibidir;belki daha şaşkın..’’( 7 / 179) Ayetinin muhatabıdırlar. Meğerki Allah kitabına inanmış; kitabın çağırdığı yolda gayret edip mesafe kat etmiş olsunlar.

SEFER-YOLCULUK II.

Bunun için:
Müşahede ve terbiye, eğitim seferi…Tabiri kullanılır.
Bu ikinci seferde her türlü eğitimin ve eğiticinin yanı sıra, öncelikle kur’an’ın emrettiği farzlar ve resulünün sünnetlerini yerine getirirken; KAMİL BİR MÜRŞİDE intisap ederek, AKLI MAAŞ olan bu âlemden, AKL-I KÜLL’E uçmak ve manevi bir yolculuğa çıkmak gerekir. Ki;
Buna;
HAKİKAT-I MUHAMMED-İ ye yolculuk.
Denir. Daha önce, o yolun yolcusu olmuş, maksada ulaşmış pirlerin himmeti ve gayreti ile akl-ı küll’e ulaşmak gerekir.
Bu çok özel bir vuslattır.
Yaratılış nedenimizdir.
Miraçtır. Tevhittir, birliğe ermektir.

Yukarıda anlatıldığı üzere insan, yaratılıncaya kadar, kendini meydana getiren merhalelerden birer birer geçerken, bu günkü konumunu kazanıncaya kadar, uğradığı her şeyden bir renk almıştır. Her bir sıfattan iyi huylar edindiği kadar yaramaz şeylere de maruz kalmıştır. Anne ve babasından, yolculuğuna mani huyları irsen devralması gibi…
Bu yüzden;’’Onlar hayvan sürüleri gibidir; belki daha da şaşkın…’ (7 /179 ) Ayet-i kerimesiyle anlatılan zümreye dâhil olunmuştur.

İşte Mürşidi kâmile (akl-ı küle ermiş bir eğiticiye) ulaşınca, o yaramaz karakterlerden ve yanlış inançlardan kurtulur. Bunlara kalbi hastalıklar da denir.
Esasen bu anlattığımız şekilde temizlenmeden, asla akl-ı külle ulaşılamaz.
Sıradan insanlar için, tabi olacağı bir şefaatçinin korumasından başka yol yoktur.
Dinlerin işlevi de budur. Çalışıp öğrenerek, müşahede makamına ulaşamayan büyük kitleleri, kurtuluşa erdirmektir. İnsanların içinden seçkin olanları hemcinslerine şefaatçi yapacak eğitimleri vererek, insanlığın devamını sağlamaktır.
Âdem aleyhisselamdan beri bu böyledir.
Her devirde tevhide ulaşmış bir zata bağlı olarak hayat devam etmektedir.
Kendi hallerine kalsalar o çok güvendikleri akl-ı maaşları ile hayvanlardan bile aşağı derekelere düşer, kendilerini mahviyete sürüklerlerdi.

Bir salik,
Akl-ı küll’ü bulmadıkça, hak ehlince yetişkin sayılmaz.
Yetişkin olabilmek için önce velayet makamının ilk basamağı olan akl-ı küll’e ulaşması gerekir.

‘’Delile erenler, has bilgi alırlar
Delili olmayanlar çirkin kalırlar.’’

Akl-ı küll’ün bir adı da Hakikat-ı Muhammediyedir.
O; ‘’Allah ilk önce aklımı yarattı ‘’buyurmuştur. Salik bu makamda renksiz olur. Birliği, vahdeti bulur.

‘ Renksiz, rengi de esir eder;
Musa, Musa ile cenk eder.’
Renksiz olunca hoş yol bulur;
Musa –Firavunla dost olur.’’

Bu makamda Salikin aklı;
Aklı küll’ü;
Nefsi; Nefs-i küll’ü bulur, bütünlenir.
Ruhu; mukaddes ruh olur.

Bu makama;
Firkatten sonra vuslat,
ayrılıktan sonra birleşme..
Denir.
Burası Hakk’a meczup olanların makamıdır. Hayretin doruk noktasıdır. Birçokları bu makamda takılıp kalır. Bu yolda rehberi olmayanlar sapıtır, hakikate tam vakıf olamazlar.
Bir başkasını kemale erdiremezler.
Kendilerinden kerametler zuhur ederse de itibar edilmez. Şer-i şerife uygun bir hayatları olamaz.

Varlık zerresini ummana atmış, dağılmışlardır. Artık ne kendilerinden, ne varlıktan haberdar değillerdir. Bu yüzden şer-i emirlerle herhangi bir kayda giremezler.
Bunlar kendi başına hareket ederek bir şeyler elde etmek isteyenlerle, acemi rehberlerin kurbanı olanlardır.

………….Velidirler.ancak, amaca ulaşamamış,muratlarına erememiş,hemcinslerine hizmetten mahrum olmuşlardır.

III. sefer-yolculuk

Bu yolculuk hakk’ı bulduktan sonra geri dönüş yolculuğudur.Yani Hakk’tan halk’a yolculuk..Birlik halinden ayrılık haline dönüştür.Bu yolun yolcuları,irşat veya hizmet için halk içine geri dönerler.Kutsi makamın sahibi olmuşken,manevi bir tenezzülle,beşeriyet kisvesine bürünerek,halk arasına karışırlar.

‘Ben de sizin gibi bir beşerim.’’

Sırrının ifade ettiği makama tenezzül ederler.
Bir beşer ne yaparsa, nasıl yaşarsa onu yapar ve yaşarlar. Görünüşte senden benden bir farkları yoktur.
Sıfatta kalanlar;
İfrat ve tefritten uzak durarak halkı, ihtiyaçları ve yeteneklerinin gereğini göz önünde bulundurarak irşat ederler. Zat evliyası ise kendini gizler ve o çağın gereklerine göre ihtiyaçları tecelli ettirir. Eğer nefsine hizmet etmez, celala müptela olmaz ise o zatı zamanında insanlık ilerler, gelişir, mesrur olurlar. Rızık darlığı çekilmez, asayiş berkemal olur. Yok, eğer kendi yetki ve sorumluluğunun farkına varamazsa o zaman bekle kıyameti. Kıyametin ne zaman kopacağının sorulası üzerine; Resulü kibriya: Emanet ehline verilmediği zaman kıyameti bekleyin’,cevabını vermiştir.Bundan anlaşılması gereken zamanın zatının ehil olup olmadığıdır.O ehil ise zahirde her şey yerli yerinde olacaktır.O kendini tam idrak halinde değil ise zamanı bütün müminler için zor geçer.Celal sıfatı her şeyi mahviyete sürüklemek ister.Onun yani celalın işi kontrolsüz kalması halinde varlığı yokluğa götürmektir.
Celal ateştir, kontrolden çıkarsa ihtiyacı tükeninceye kadar yanmak ve yakmak tabiatı gereğidir. Tarihte öyle zatlar gelmiş geçmiş ve izlerini tarihler kaydetmiştir. Bazıları cemale geçerek yıktıklarını tamir etmişler, bazıları ise celalın kendilerine vurduğu darbeler nedeniyle şehit olmuşlardır.
Yerlerine gelenler onların yıkımlarını tamirle iştigal etmek zorunda kalmışlardır. Celalın hükmü geçicidir. Asıl olan, baki kalan cemaldir. Yıkım ne kadar uzun sürerse sürsün, sonunda barış ve hayat kaim olacaktır. Kıyamet müstesna. Zat evliyaları yerlerine kâmil vekiller bıraktığı sürece hayat devam edecektir.
Azizim;
Bu iş senin abesine gitse de böyledir. İnkâr yerine anlamaya gayret et. Her işte hidayet Allahtandır. Her şeyin doğrusunu allah bilir. Bu işte nasibin varsa Allah yardım edecektir.

Yoksa Allah selametini başka alanlardan verir. Sonuçta Allah’ın dediği olur.
Bu mertebeye erenler, iffet ve istikamet sahibi olurlar.
Şeriata zahiren uyarlar.
Ancak nafile ibadetlerden geçerler. Artık ibadetleri aşk derecesinde değil, muhabbet makamındadır. İbadetlerinde sünnet ve nafilelere ayırdıkları zamanlarını, ilhamla bildirilen alanlara kaydırırlar. Zahiren ibadetleri azalmış gibi görünür, ancak görevleri eskisinden daha fazla ve karmaşıktır.
Hem kesreti hem vahdeti aynı anda yaşarlar.
Dış âlemleri halka yakın, iç âlemleri ise hakka yapışıktır.
Bu makamda, halktan bazılarınca kınandıkları olur. Zira halk, zahirde kimin ibadeti çoksa onu kâmil bilir. Yani; kimilerince anlaşılmaz olurlar. Halk anlayışına göre davrananları veli olarak bağrına basar, anlayamadıklarını deli der terk ederler. Eğer fazla üstlerine gidersen din ve Allah adına katlederler. Peygamber veli seçmeden tarih boyu nice Allah dostunu katletmişlerdir.

Hâsılı;
Kamil olanı, yine kâmil olanlar anlar.
Bu daire, cem âleminden sonra meydana gelen fark dairesidir.

Hz. Ali kerremallahü veçhe bu makamı şöyle anlattı:

_____’Cem âlemi olmadan fark, şirk;
Cem âleminden sonra fark olmazsa; zındıklık;
Cem’i, fark’ı bir bulmak; tevhit sayılır.’

Burda anlatılmak istenen;
Birlik âlemine terakki ederek hiçlik sırrına ermeden şirkten kurtulmak mümkün değildir.
Cem âlemine erdikten sonra farkları gözetmeden hüküm yürütmek zındıklıktır.
Hiçlik ile varlığı bir bilmek tevhittir.

Tevhitte teşbih ve tenzih bir aradadır.
Her şey O’dur, hiçbir şey O değildir; şeklinde ifade edilebilir; anlayışında yaşamaktır.

…………..Tevhide ulaşmış olan kamil zatın yeniden fark makamına inişi terakki sayılır.Bu makama erince nefsine arif olur.Kendini bilir.Esas varlıktaki yerini tam bilmesinden;
Hususi bir itikada bağlanıp kalmaz.
İhtiyaca göre rabbin bütün sıfatlarında ve esmalarında tasarruf eder.
Ölçüsü kur’andaki muhkem ayetlerdir.
Muhammedi hakikatin gerektirdiği hizmeti yerine getirir.
…………Şeyh Iraki’nin şöyle dediği kaydedilmiştir.
____Hakk teala cümle eşyayı, zatının aynı kıldı.
Sebebi hikmeti ise hiçbir şekilde kendinden gayrına ibadet olunmaya.
Başkası sevilmeye.
İlahi gayret (kıskançlık)bunu gerektirir.
Bu nedenle kim Allah’ı hatırlamadan, rızasını gözetmeden bir şeyi severse o sevginin arasına bizzat Allah’ın zatı girer ve ayrılığa, acı çekmeye sebep olur.
Bunun farkına varan atalarımız ‘ Çok sevi tez ayrılık getirir’ demişlerdir.

‘Gayreti, yabancı koymadı Hakk’ın;
Şüphesiz ki O,aynı oldu Halkın ‘

Burada kast edilenin Kur’andaki karşılığı;
‘ Rabbin hükmü şu ki; Kendisinden gayrına kulluk etmeyesiniz.’(17 /23 ) ayetidir.

Peygamberin şahsında bize telkin edilen;
Sevgide, senada, ondan başkasını bilmeyesin, görmeyesin, itaat etmeyesin. Zaten bunun aksi mümkün değildir. Neye taparsanız tapının sonuç ona varır.
Buradan çıkan sonuç; cümle varlığın hakk olduğunu bilmek ve ona göre yaşamaktır.
İrfan sahibi bu hususta;
‘Bir zerrecik yerinden kayıp oynasa;
Âlem harap olurdu, baştan ayağa’
Şeklinde ifade ederken;
Kuantum fiziği sonunda ‘Büyük patlama ile )Âlemin yoktan var edildiğini ispatlayan bilim adamları:
‘Bütün evren Madde ve Anti madde ile tıka basa doludur,
Evrenden bir atom çekilmiş olsa, koca evren o bir noktadan kendi içine çöker:’demektedirler.
Peygamberimiz de bin beş yüz sene önce;
‘Âlemler tıka basa Allah’ın melekleri ile doludur demiştir. Bir melek işini yapmasa bütün âlemler yok olurdu.’İfade farklı olsa da mananın aynı olduğu açıktır.

İmam-ı rabbani hz. bir dörtlüğünde şöyle demiştir.

‘Hakk kulundan intikamını yine kul ile alır;
Bilmeyen ilm-i ledünü anı kul yaptı sanır.
Cümle eşya Halık’ındır, kul eliyle işlenir;
Emr-i Bari olmayınca sanma bir çöp deprenir.’

Bu manada Kur’andan;
‘Her ne yana dönerseniz, hakk’ın yüzü o yandadır’(3/115 )
Ayetini de anmakta fayda vardır.
Yine;
‘Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, Hakk onu ensesinden tutmuş olmasın…’(12 / 6 ) ayetini hatırlamak yeterlidir.

***
Her varlık hakk’ın bir veya birkaç isminin belirgin tasarrufu altında bulunur.
Bu isimler onun rabbi (terbiye edici )sıfatlarıdır. Nefis dediğimiz kavram bu sıfatların ortak bileşkesidir. Hakk’ı kâmilen sadece bu yetenek ve huylarımızın bize dikte ettiği pencereden görmeye programlıyızdır. Halbu ki bu doğru olmakla beraber, eksik bir bakış açısıdır.
Biz Eşrefi mahlûkat olarak bütünü kavramakla mükellef olduğumuzdan, geri planda kalan isim ve sıfatları da geliştirmek zorundayız. İşte din ve ibadet, zikir bunun içindir. Anlayışımızı, kazanımlarımızı artırmak için pasif kalmış yanlarımızı, Allah’ın o manaya gelen isimlerini sürekli okumak suretiyle tecelli ettirmemiz, bilinç üstüne çıkarmamız gerekir.
Yani tasavvufi eğitim herkes için bir zorunluluktur.
Hafızası zayıf bir öğrenci küçük yaşta Hafızün ismini okuyarak kendini geliştirebilir. Keza; matematikten kendini yetersiz gören de enel hasibün ismini okumak suretiyle beyninin o bölümünü açarak kullanmaya başlayabilir.
Doktorlar enel şafiün, bilimle uğraşan enel mucidün, hâkim ve savcılarla avukatlar enel adilün, enel hakimün esmasından yararlanır.
Hastalar enel şafiün okumak suretiyle ümmin sistemlerini devreye sokarak şifa bulabilirler. Bir insanın genlerinde onu hasta etmeye yetecek alt yapı hazır olduğu gibi, şifaya kavuşturacak unsurlar da mevcuttur.
Kuran’ı kerimi duvara asmanın bir faydası olamaz. Ölmüşlerin ruhunu şad etmek için de gelmemiştir.

Her insan belli bir esma gurubunun tasarrufu altındadır.
Bu esma guruplarının hepside Hakk’ın isimleri olduğundan, onun yolu kendi açısından doğru yoldur. Kendisini yönetip yönlendiren kaderinden dolayı kınamak haksızlıktır. O kişiye eğitici bir mantıkla yaklaşmak ve hakk’ın diğer esmalarını talim ettirmekten başka yol yoktur. Yayın doğruluğu eğrilinden anlaşılır. Her kulu üstün yeteneklerinden yararlanmak varken, kınamak büyük hatadır. Kur’anda sırat-ı müstakim, hem toplumsal ortak paydayı, hem insanın sağlıklı fert olabilmesinin şartlarını, hem de ferden kendi doğrusuda yaşamasının gereklerini hatırlatacak şekilde kullanılmıştır.
………….Bu bölümü burada sonlandırarak,İlmullah,Marifetullah,hakikat,sırrullah,sıfatullah,zatullah,ilm-i ledün kavramlarının anlatılmasına geçebiliriz.

1 YORUM

CEVAP VER